SEBE (29.SOHBET) 46.Ayet


 

SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ:

https://yadi.sk/d/-g8enhEvh8ehy


 

SEBE 46 :
قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ

Kul innemâ eızukum bi vâhideh(vâhidetin), en tekûmû lillâhi mesnâ ve furâdâ summe tetefekkerû, mâ bi sâhıbikum min cinneh(cinnetin), in huve illâ nezîrun lekum beyne yedey azâbin şedîd(şedîdin).

1. kul : de, söyle

2. innemâ : ancak, sadece

3. eızu-kum : size vaazediyorum, öğüt veriyorum

4. bi : ile

5. vâhidetin : tek, bir tane

6. en : olmak

7. tekûmû : kalkın

8. li allâhi : Allah için

9. mesnâ : ikişer ikişer

10. ve furâdâ : ve fertler (olarak), teker teker

11. summe : sonra

12. tetefekkerû : tefekkür edin, düşünün

13. mâ : değil, yoktur

14. bi sâhıbi-kum : sizin sahibiniz, arkadaşınız

15. min : dan

16. cinnetin : cinnet, delilik

17. in : eğer

18. huve : o

19. illâ : sadece, ancak, den başka

20. nezîrun : nezir, uyarıcı

21. lekum : sizin için

22. beyne yedey : ellerinin arasında, önünde, gelecek olan

23. azâbin : bir azap

24. şedîdin : şiddetli, kuvvetli

De ki: “Size sadece tek bir şey vaazediyorum. Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın. Sonra tefekkür edin.” Sizin sahibinizde (arkadaşınızda) cinnet (delilik) yoktur. O, ancak sizin için önünüzdeki (gelecek olan) şiddetli azaba (karşı) bir nezirdir (uyarıcı).

 

SEBE (28.sohbet) 44-45-46.ayetler”ikişer,ferden kalkın”


SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ:

https://yadi.sk/d/jbuEwxMGgyyi9


SEBE 44
وَمَا آتَيْنَاهُم مِّن كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ

Ve mâ âteynâhum min kutubin yedrusûnehâ ve mâ erselnâ ileyhim kableke min nezîr(nezîrin).

1. ve : ve

2. mâ âteynâ-hum : biz onlara vermedik

3. min : den, dan

4. kutubin : kitaplar

5. yedrusûne-hâ : onu tedris ederler

6. ve : ve

7. mâ erselnâ : ve biz göndermedik

8. ileyhim : onlara

9. kable-ke : senden önce

10. min nezîrin : bir nezir, uyarıcı

Ve Biz, onlara tedris edecekleri (okuyup çalışacakları) kitaplardan vermedik. Ve senden önce onlara bir nezir (de) (uyarıcı peygamber) göndermedik.


SEBE 45
وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

Ve kezzebellezîne min kablihim ve mâ belegû mi’şâre mâ âteynâhum fe kezzebû rusulî, fe keyfe kâne nekîr(nekîri).
1. ve kezzebe : ve tekzip etti, yalanladı

2. ellezîne : onlar

3. min kabli-him : onlardan önce

4. ve mâ belegû : ve erişmediler

5. mi’şâre : onda bir

6. mâ âteynâ-hum : onlara verdiklerimiz

7. fe : böylece, buna rağmen, bundan sonra

8. kezzebû : tekzip ettiler, yalanladılar

9. rusulî : resûller

10. fe : böylece, buna rağmen, bundan sonra

11. keyfe : nasıl

12. kâne : oldu

13. nekîri : inkârım, cezam

Ve onlardan öncekiler (de) tekzip ettiler (yalanladılar). Ve onlara verdiğimiz şeylerin onda birine (bile) erişmediler. Buna rağmen resûllerimizi tekzip ettiler (yalanladılar). Bundan sonra inkârım (cezam) nasıl oldu?


SEBE 46 :
قُلْ إِنَّمَا أَعِظُكُم بِوَاحِدَةٍ أَن تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ لَّكُم بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ

Kul innemâ eızukum bi vâhideh(vâhidetin), en tekûmû lillâhi mesnâ ve furâdâ summe tetefekkerû, mâ bi sâhıbikum min cinneh(cinnetin), in huve illâ nezîrun lekum beyne yedey azâbin şedîd(şedîdin).

1. kul : de, söyle

2. innemâ : ancak, sadece

3. eızu-kum : size vaazediyorum, öğüt veriyorum

4. bi : ile

5. vâhidetin : tek, bir tane

6. en : olmak

7. tekûmû : kalkın

8. li allâhi : Allah için

9. mesnâ : ikişer ikişer

10. ve furâdâ : ve fertler (olarak), teker teker

11. summe : sonra

12. tetefekkerû : tefekkür edin, düşünün

13. mâ : değil, yoktur

14. bi sâhıbi-kum : sizin sahibiniz, arkadaşınız

15. min : dan

16. cinnetin : cinnet, delilik

17. in : eğer

18. huve : o

19. illâ : sadece, ancak, den başka

20. nezîrun : nezir, uyarıcı

21. lekum : sizin için

22. beyne yedey : ellerinin arasında, önünde, gelecek olan

23. azâbin : bir azap

24. şedîdin : şiddetli, kuvvetli

De ki: “Size sadece tek bir şey vaazediyorum. Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkın. Sonra tefekkür edin.” Sizin sahibinizde (arkadaşınızda) cinnet (delilik) yoktur. O, ancak sizin için önünüzdeki (gelecek olan) şiddetli azaba (karşı) bir nezirdir (uyarıcı).

SEBE (27.SOHBET) 42-43-44.AYETLER


SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ:
https://yadi.sk/d/G93u5lazgqjxu


42.AYET:

فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا وَنَقُولُ لِلَّذٖينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتٖى كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

 Fel yevme lâ yemliku bağdukum libağdın nef’av ve lâ darrâ, ve negûlu lillezîne zalemû zûgû azâben nârilletî kuntum bihâ tukezzibûn.

İşte bugün birbirinize ne fayda ne de zarar verebilirsiniz.

Zulmedenlere, “Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın” deriz.


43.AYET:

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا رَجُلٌ يُرٖيدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَاؤُكُمْ وَقَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا اِفْكٌ مُفْتَرًى وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ

 Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin gâlû mâ hâzâ illâ raculuy yurîdu ey yesuddekum ammâ kâne yağbudu âbâukum, ve gâlû mâ hâzâ illâ ifkum mufterâ, ve gâlellezîne keferû lilhaggı lemmâ câehum in hâzâ illâ sıhrum mubîn.

Karşılarında açık beyyineler halinde âyetlerimiz tilâvet olunduğu zaman o zalimler: «bu başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı ma’budlardan men’etmek isteyen bir adam» dediler ve «bu (Kur’an) başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira» dediler ve o küfredenler hak kendilerine geldiği vakıt bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil, dediler


44.AYET:

وَمَا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا اَرْسَلْنَا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذٖيرٍ

Ve mâ âteynâhum min kutubiy yedrusûnehâ ve mâ erselnâ ileyhim gableke min nezîr.

Halbuki biz, onlara ders yapacakları bir kitap vermedik ve senden önce kendilerine bir uyarıcı da göndermedik.

 

SEBE (26.sohbet) 40-41.ayetler”meleklere/cinlere tapmak”


SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ:

https://yadi.sk/d/pae3YBr3gh3eX


وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلَائِكَةِ أَهَؤُلَاء إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ

Ve yevme yahşuruhum cemîan summe yekûlu lil melâiketi e hâulâi iyyâkum kânû ya’budûn(ya’budûne).

1. ve yevme : ve gün
2. yahşuru-hum : onları toplayacak
3. cemîan : hepsini, tümünü
4. summe : sonra
5. yekûlu : diyecek
6. li el melâiketi : meleklere
7. e : mı, mi
8. hâulâi : işte bunlar
9. iyyâ-kum : size
10. kânû : oldular
11. ya’budûne : tapıyorlar

 Ve o gün onların hepsini haşredecek (birarada toplayacak). Sonra meleklerine şöyle buyuracak: “Size tapmış olanlar bunlar mı?”


قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِم بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُم بِهِم مُّؤْمِنُونَ

Kâlû subhâneke ente veliyyunâ min dûnihim, bel kânû ya’budûnel cinn(cinne), ekseruhum bihim mû’minûn(mû’minûne).

1. kâlû : dediler
2. subhâne-ke : sen münezzehsin, sen Sübhan’sın
3. ente : sen
4. veliyyu-nâ : bizim dostumuz, velîmiz
5. min dûni-him : onlardan başka
6. bel : hayır
7. kânû : oldular
8. ya’budûne : tapıyorlar
9. el cinne : cin
10. ekseru-hum : onların çoğu
11. bi-him : onlara
12. mû’minûne : îmân eden, mü’min olanlar
 (Melekler) dediler ki: “Sen Sübhan’sın (herşeyden münezzeh, çok yüce). Bizim velîmiz onlar değil, Sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu, onlara (cinlerin söylediklerine) inananlardır.”

SEBE (25.sohbet) 39.ayet “infak”


 

SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ: https://yadi.sk/d/5os9SroEgYX8m

 


                                                                        SEBE 39.AYET :

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ

 وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ

وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

Kul inne rabbî yebsutur rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru leh(lehu),

ve mâ enfaktum min şeyin fe huve yuhlifuh(yuhlifuhu),

ve huve hayrur râzikîn(râzikîne).

1. kul : de
2. inne : muhakkak
3. rabbî : benim Rabbim
4. yebsutu : genişletir
5. er rızka : rızık
6. li men : o kimseye
7. yeşâu : diler
8. min ibâdi-hî : kullarından
9. ve yakdiru : ve takdir eder
10. lehu : ona
11. ve mâ : ve ne
12. enfaktum : infâk ettiniz
13. min şey’in : bir şeyden
14. fe : o zaman
15. huve : o
16. yuhlifu-hu : onun halefini, karşılığını verir
17. ve huve : ve o
18. hayru : hayırlı
19. er râzikîne : rızk verenler
 De ki:
“Muhakkak ki benim Rabbim, kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir ve takdir eder“
Ve bir şey infâk ettiğiniz (verdiğiniz) zaman (o taktirde) O, onun karşılığını verir.
Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

SEBE (24.sohbet) 38.ayet


SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ: https://yadi.sk/d/dHLWl-5BgQRr6


                                                                          SEBE 38.AYET

وَالَّذٖينَ يَسْعَوْنَ فٖى اٰيَاتِنَا مُعَاجِزٖينَ اُولٰئِكَ فِى الْعَذَابِ مُحْضَر

Vellezîne yes’avne fî âyâtinâ muâcizîne ulâike fil azâbi muhdarûn.

Ayetlerimiz içinde aciz bırakmak maksadıyla koşarcasına mücadelede edenler var ya; onlar hazırlanmış şekilde azabtadırlar

SEBE (23.sohbet) 37.ayet “rızk 2”



 

SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ: https://yadi.sk/d/z9YiYugSgG3hh


SEBE 37.AYET :

وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ لَهُمْ جَزَاء الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ

Ve mâ emvâlukum ve lâ evlâdukum billetî tukarribukum indenâ zulfâ illâ men âmene ve amile sâlihan fe ulâike lehum cezâud dı’fi bimâ amilû ve hum fîl gurufâti âminûn(âminûne).

Ve sizin mallarınız ve evlâtlarınız katımızda sizi, Bize yaklaştıracak yüksek değere sahip değildir. Âmenû olan ve salih amel yapanlar hariç. İşte onlar, onlar için amelleri sebebiyle kat kat mükâfat vardır. Ve onlar, yüksek makamlarda emin (emniyette) olanlardır.


1. ve mâ : ve değil
2. emvâlu-kum : sizin mallarınız
3. ve lâ : ve değil
4. evlâdu-kum : sizin evlâtlarınız
5. billetî (bi elletî) : ki o
6. tukarribu-kum : sizi yakınlaştırır, yaklaştırır
7. inde-nâ : bizim katımız, huzurumuz
8. zulfâ : mertebe, yüksek derece, yüksek değer
9. illâ : den başka, hariç
10. men : kimse
11. âmene : âmenû oldu, hayattayken Allah’a ulaşmayı diledi
12. ve amile sâlihan : ve salih amel yaptı
13. fe ulâike : işte onlar
14. lehum : onlar için, onlar için vardır
15. cezâu : ceza, karşılık, mükâfat
16. ed dı’fi : kat kat
17. bimâ : sebebiyle
18. amilû : yaptılar
19. ve hum : ve onlar
20. fî el gurufâti : yüksek yerlerde, yüksek makamlarda
21. âminûne : emin olanlar, emniyette olanlar

 

 

SEBE (22.sohbet) 36.ayet”RIZK”


 

SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ: https://yadi.sk/d/gO9PmNHMg6fff


AYETİN METNİ:

SEBE 36.AYET

   قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Kul inne rabbî yebsutur rızka limen yeşâu ve yakdiru ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

1. kul : de
2. inne : muhakkak
3. rabbî : benim Rabbim
4. yebsutu : genişletir
5. er rızka : rızık
6. li men : o kimseye
7. yeşâu : diler
8. ve yakdiru : ve takdir eder
9. ve lâkinne : ve lâkin, fakat
10. eksere : daha çok, çoğu
11. en nâsi : insanlar
12. lâ ya’lemûne : bilmiyorlar, bilmezler
 De ki: “Muhakkak ki benim Rabbim,
dilediği kimseye rızkı genişletir ve takdir eder (daraltır ?).
Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.”

 

*SEBE (20.sohbet)32-33.ayetler / yazılı metin*

 

SEBE sûresine kaldığımız yerden devam ediyoruz..

 

Geçtiğimiz hafta 32-33 ayetlere kısaca bir giriş yapmıştık.Bu ayetlerde bir ahiret sahnesi vardı.

 

Kısaca değinirsek;

 

Küfredenler: biz asla bu Kur’âna iman etmeyiz ve bunun önünde gelenlere de yani ALLAH’ın indirdiği kitaplara iman etmeyiz.                                                                                                                                                                                                                                Bi görmüş olsan o vakit zalimlerin Rabb’lerinin huzurunda yakalanıp durduklarını ALLAH u Teâla da Peygamber Efendimiz (S.A.V) ‘ diyor ki:

Ah bi görsen, keşke bi görsen (Görünce hali ne olacak bu açıklanmıyor).Ama neyi göreceğini izah ediyor.Zalimlerin Rabb’lerinin huzurunda tevkif edilip ,yakalanıp durdukları hallerini bi görsen. Bunlar ne yapıyormuş;

 yerciu ba’duhum ilâ ba’dınil kavl(kavle)

 يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ الْقَوْلَ

  • Kavil olarak birbirlerine dönüyorlarmış,birbirlerine sözle atışmada bulunuyorlarmış.

 yekûlullezînestud’ifû       يَقُولُ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا

  • Zayıf olanlar;

lillezînestekberû           لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا

  • (Zayıf olanlar) Kibirli olanlara diyorlarmış ki :

 lev lâ entum le kunnâ mûminîn(mûminîne)       لَوْلَا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنٖينَ

  • Eğer siz olmasaydınız, biz muhakkak müminlerden olurduk.Geçtiğimiz hafta bunları açıklamıştık.

 

Sebe -32

                     Kâlellezînestekberû lillezînestud’

     قَالَ الَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا

ifû

  • Kibirlenenler zayıf olanlara diyecek ki:

e nahnu sadednâkum anil hudâ ba’de iz câekum

اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَاءَكُمْ                                                        

  • Biz mi sizi çevirdik, hidayet size geldikten sonra.                                                          

 bel kuntum mucrimîn(mucrimîne).     بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمٖينَ

  •         Hayır, bilakis siz (günahkarlardan)mücrimlerdendiniz.

Şimdi burada zalim kelimesine değinmek istiyorum. Zalim kelimesinin kökü ملظ (zulm)den gelmektedir.Birkaç farklı manaya geliyor.Birincisi zulmet karanlık demektir.Bunun zıttı ise nur   نور ‘dur.ALLAH sizi zulumetten (karanlıktan) aydınlığa çıkarır.                                                                                                                                             

Diğer ikinci anlamı ise zulmet denilen zalimlik denilen anlamıdır.Burada geçen zalim kelimesi de ism-i fail kalıbında o zulmü işleyen faildir.Burada anlam olarak zalim kelimesi karanlığa giren karanlığa sokan yaptığı davranışla kendilerini ve başkalarını özellikle kendini karanlığa sokan anlamındadır.                                                        

Zulm adaletin tersidir.Kelime kökü itibariyle adil olmak, dengeli olmak anlamına geldiği gibi birşeyi karşılığında mukabilinde vermek anlamına da geliyor.Birşeyin yerine birini koymak.Mesela bizler gidip adalet istiyoruz;birşeyin karşılığında bir şey istiyoruz.

İşte bu durumun zıttı zulm oluyor.Bu durumu başka bir deyişle örneklersek;                        

Kişi Ramazan ayında oruç tutamıyorsa mukabilinde bazı şeyleri yerine getirir.Yine Hacc farizâsında da kurban kesemeyen kişi bunun muâdili olarak oruç tutmakta, böylece birşeyin yerine birşeyin geçmesi durumu oluşmaktadır.                                          

Eğer bu durum adaletle olması gereken değerde, mukabilinle sağlanmıyorsa, yanlış mantıkla hâk değerlerle yapmadığımızda zulm yapmış oluyoruz.Burada ki ifadesiye zulm haksızlık etmek oluyor.

Zulümün üç yönü vardır:  

Birincisi ALLAH’a karşı yapılan, diğeri kula karşı yapılan, bir de kişinin kendine yaptığı zulüm vardır.Biliyorsunuz ALLAH u Teâla herşeyden Mustağnîdir.O’na zarar veremezsin, zulmedemezsin  ama O’na zulüm nasıl oluyor?!

 O’nun Hâd sistemine, kitaplarına haksızlık ederek yada ALLAH’ın zatına haksızlık ederek oluyor.

Hâd:İslam dininin ortaya koyduğu helal-haram sınırları, miktarı ve niteliği nass’larda belirlenmiş olan şer’î  cezalar demektir.İslam ceza hukukunda hâd’ler ALLAH hakkı olarak kabul edilmiştir.                                                                             

Nass: Malûm ya da aşikâr karar kesin emir anlamına gelen bir kelimedir.

 

    وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِمٖينَ                                                                          (Yunûs-106)

 

Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun

Yani ALLAH u Teâla övülmeyi hâk ediyor.ALLAH öyle muntazam bir sitem kurmuş ki sen bunu yapmadığın zaman, zulüm etmiş oluyorsun.ALLAH’ın kitaplarına iman etmek gerekiyor. Çünkü ALLAH onu bize sistemi anlatmak için gönderiyor.İşte sen buna değer vermezsen ,değiştirir, inkar edersen zalim oluyorsun ,zulmetmiş oluyorsun.Yani bu yüksek değerlere haksızlık etmiş oluyorsun. İişte bu, ALLAH’a karşı zulüm oluyor.

Diğer bir zulüm ise kişilere karşı olanıdır.Kişilere adîl davranmadığın takdirde kişilere zulmetmiş olursun.Onlara eziyet eder,haksızlık yaparsan bu şekilde zulüm işlemiş olursun.İşte bu ayetlerde geçen ‘’zalimler’(1)’ derken kibirlenenler zayıflara zulmetmiş oluyorlar.Aynı zamanda da ALLAH’a karşı zalimlikleri de  ayette(2)geçtiği gibi kitapları inkar etmekten geliyor.

وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرٰى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنٖينَ         

Ve kâlellezîne keferû len nû’mine bi hâzel kur’âni(2) ve lâ billezî beyne yedeyh(yedeyhi), ve lev terâ iziz zâlimûne(1) mevkûfûne inde rabbihim, yerciu ba’duhum ilâ ba’dınil kavl(kavle), yekûlullezînestud’ifû lillezînestekberû lev lâ entum le kunnâ mûminîn(mûminîne).

Bir diğer zulüm ise kişinin kendine yaptığı zulümdür.

Kurân-ı Kerîm’in bir çok yerinde ‘’Kendi nefislerine o zulmedeni gördünmü’’ ibaresiyle defalarca  karşılaşırız.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ مُبٖينٌ                                                                                                                                                         (Saffat-113)

Onu da İshak’ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

 

اَوَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ

اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

(Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

وَعَلَى الَّذٖينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ                                                                           (Nahl-118)

Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

 

اَلَمْ يَاْتِهِمْ نَبَاُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰهٖيمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ                                                                                                                                                      (Tevbe-70)

Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim’in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

 

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ                                      (Bakâra-57)

Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

Yine Hz.Adem’in tövbe duasında geçen ayette de:

 

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ 

Kâla rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve il lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel hâsirîn.                                                                                                                                                                                (Arâf-23) 

                                                                                                                                       

Rabbena, dediler, nefsilerimize zulmettik, eğer sen bize mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan şüphe yok ki husrâna düşenlerden oluruz .

Peki bu nefislere zulmetmek ne demek ?    

Bu durumu ahiret sahnelerini göz önüne getirerek  şöyle açıklayalım:

Nefsinin her dediğini zahiren yapıyorsun, zulmetmiyorsun yani nefsinin bütün isteklerini bu dünyada  yerine getiriyorsun ama kıyamet sahnesinde birinci sûr’un üflenmesiyle  dünya yok oluş sürecine giriyor,devamında ikinci sûr üfleniyor ve mahşere diriliyoruz.                                                                                                                                            

Eğer o zaman dünya hayatında nefsinin tüm kötü isteklerine tabî olan kişi için ALLAH’ın rahmeti de gelmez ise  gideceğin yer ALLAH korusun Cehennem olur.Cehennem nefsin azap yeridir.Cennette aynı şekilde nefsin ikram yeridir.Kişi cehenneme gittiğinde nefsi azap göreceğinden dolayısyla nefsine zulmetmiş oluyorsun.

Bir başka yorumla:Bizim yapımızda bulununan unsurlardan biri olarak nefsi ele alırsak kişi kendine azapla zulmetmiş olmaktadır.Haşâ ALLAHu Teâla zalim değil,kişi kendi nefsine zulmediyor,nefiste cehennemde yanarak azap görmüş oluyor.

Peki nefsin burada suçu ne.?

Cennet ile ilgili konulardan bahsederken nefsin asıl kaynağına değinmiştik.Nefsin asıl kaynağı cennette muhteşem bir yer.!  Ayet-i Kerîm’e de:

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثٖيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذٖى تَسَاءَلُونَ بِهٖ وَالْاَرْحَامَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقٖيبًا

Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ(nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm(erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ(rakîben). (Nisâ-1)

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.

Nefsin vahidetîn yani tek nefis, nefsin kaynağı Cennetin en yukarısında olan muazzam bir şey.!ALLAH u Teâla’nın esmâları kökenli bir şey.Asıl itibariyle olağanüstü.! Fakat nefsin en büyük marazı gördüğü herşeyden haz duyması,fütursuzca ve sınırsızca davranmasıdır.         

                Sonra dünyaya (esfele sâfilîn’e) indiğinde aslını unutup o yüce yüksek makamını kaynağını aldığı değerleri unutup,burda çöpe sapa herşeye meylediyor.Senin meyletmen gereken, nefsinin kaynağı olan Cennette ki en yüksek ikram olan Cemalûllah’tır.Kişi bunu bırakır da çöptek değerli gibi gözüken değersiz şeylere meyledersen azabı hak edersin.Sen nefsine zulmedersen nefiste o zulmü hak ediyor.Burada asıl belirleyici olan elmas ile kömürü değiştiren nefistir. Sana dürtülerinle talepte bulunuyor sende meylediyorsun. 

                                                                                                                                                                           

Bunu daha önce bir benzetmeyle örneklendirmiştik;

Nefsi bir köpek olarak düşünün tasması elinizde gezdiriyorsun, fakat sizi her yöne çekiyor bir oraya bir buraya kaçıyor.İşte burada akl-i kontrol devreye giriyor.Akıllı insan, köpeğin  sınırları aşan bu  hareketlerini zapteder.Akılsız insan ise köpeğin gittiğ yere gider ve köpeğin esiri olmuş olur.Daha sonra insan köpeği cezalandırmak zorunda kalır böylece kişi kendi nefsine zulmetmiş olur.Burada ALLAH u Teâla bizleri aklımızla muhattab kılmaktadır. 

               ALLAH bizleri öyle muhteşem bir sistemle donatmış ki aslında bizler üç tane bilinç unsuruyla  bu dünyada yaşıyoruz. Bunlar bilinç,bilinçaltı ve  alt bilinç olarak ortaya çıkar.Bizler olayları bunlara göre algılıyor ve yorumluyor; burdan hareketle manalandırıp, ona göre davranıyoruz.Şu an asıl devrede olan bizim dünya bilincimizdir.Birinci derecede bundan sorumluyuz.Bilinçaltı ve alt bilinç farkında olmadan bizleri etkilemektedir.Zaten tasavvufî eğitimlerin temelinde önce bilinçaltını eğitmek vardır  ki buna nefis terbiyesi deniyor.                                                                     

Bunu gerçekleştirdikten sonra alt bilincin o taraflarıyla davranmak vardır. Alt bilinç ise ruhla ilişkidardır.Bizim alt bilinç dediğimiz şey aslında zamanın tam öncesinde Hz. Adem’e ruh üfürüldüğü zamanda ki ruh aleminin bilincidir. Bunun üzerine nefis verilerek cennete indiriliyor ve cennete de  bu nefsin bilinci devreye giriyor.Böylelikle  yukarıdaki ruh bilinci bilinç altı gibi oluyor.Daha sonra da Hz. Adem hata yapıp aşağı(dünyaya) indirildiğinde bu sefer ordaki bilinç bilinçaltı, ruh bilinci alt bilinç olarak kalıyor sende bu dünyada bilincinle yaşıyorsun.İnsan ALLAH’i değerlerle düşünüp idrâk edip uygularsan alt bilincin derinliklerine doğru gidiyorsun ve kademen belirleniyor.Aslında böyle kapsamlı bir sistem var ancak bu olaylar bize çok basit anlatılıyor,algılattırılıyor bizde gördüğümüz gibi anlıyoruz.Halbu ki ALLAH u Teâla’nın sisteminde müthiş açılımlar var.

Ayet-i Kerîm’ e de:

                           فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.     (Şems-8) 

     Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.

ALLAH nefse takvasını öğretiyor.Ruha ise neler öğretildiğini düşünmek gerekir.Geçen hafta da buna değinmiştik.Ruh zaten  müşahede makamındaydı.Yani ALLAH u Teâla’yı o lâtîf alemde  bizzat müşahede ediyordu.Bizler bu ruh bilincini şu an taşımaktayız.Şahit olan ve üfürülen bu ruh bizlerde..                                                                 

Ruh Yaradan’ı tanıyor işte eğer biz bu değeri bir anlayabilsek ALLAH’a yakınlaşmış oluruz.

Kaldığımız yerden 32.Ayet’e devam edelim;

                       Kâlellezînestekberû lillezînestud’ifû

                          قَالَ الَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا

Kibirlenenler zayıf olanlara diyecek ki:

e nahnu sadednâkum anil hudâ ba’de iz câekum

اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَاءَكُمْ                                                        

Biz mi sizi çevirdik, hidayet size geldikten sonra.     

  

Burada  dikkat çekilecek nokta ,kibirlenenler hidayet kavramını kabul ediyorlar.Bizler, küfredenler için söylediğimiz’’ hiçbirşeye inanmıyorlar’’ sözü burada aksi durumda zuhur ediyor.Burada zalimler hidayet geldiğini kabul ediyorlar.Hatta bugün bakmış olduğum bir tefsirde’’küfredenler biz O kitaba inanmayız(iman etmeyiz) derken , kitabın ALLAH tarafından geldiğini biliyorlar’’diyor.Ancak kibirlerinden ötürü hükümlerini kabul etmiyorlar.

Aynı zihniyet bu ayette hidayetin geldiğini görüyor, biliyorlar ve bunun üzerine biz mi sizi çevirdik diyor. Devamında;

 

                                      bel kuntum mucrimîn(mucrimîne).

بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمٖينَ

                               Hayır, bilakis siz (günahkarlardan)mücrimlerdendiniz

 

Biraz önce bahsettik insanın içinde ruh yok mu.!

Evet alt yapısında ruh olan bir sisteminin bunu bilmemesi mümkün mü.!  

İşte biliyor fakat küfrediyor,örtüyor gerçekleri görmemezlikten gelmek istiyorlar.

Bunun üzerine zayıf olanlar kibirli olanlara diyecek ki            

 

               وَقَالَ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ

       Ve kâlellezînestud’ifû lillezînestekberû bel mekrul leyli ven nehâri

Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.

Bizi hidayetten çeviren sizin gece-gündüz kurduğunuz tuzaklardır.

                                          

   iz te’murûnenâ                 اِذْ تَاْمُرُونَنَا

Bize emrediyordunuz.

Geçen hafta ,kendilerinde özgüven eksikliği olanlar,kendilerini zayıf duruma getirenler,zayıf duruma getirilmesine müsaade edenler,kibirliler tarafından alt konuma getiriliyorlardı.

Geçende birisi bana şunu söyledi:                                                                                                

Birileri zayıf duruma gelmek istiyorsa, bu sefer kibirlenmek isteyenleri de kibirli hale getiriyor.Burada büyük görme eğilimi var.Günümüzde de yok mu:! Sanatçıları,futbolcuları ünlüleri büyük görme eğilimi yok mu?Her alanda bunlara rastlıyoruz.Devamlı olarak birilerini büyükleştirme temayülü var.

Ayette kibirli hale getirilenlerde kendilerinden beklenilen davranışta bulunup emrediyorlar. Neyi emrediyorlar.!

                                                                 

en nekfure billâhi           اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ

Çünkü siz daima ALLAH’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz derler.

 

Birşeyi daha emrediyorlarmış                                                                                                             

ve nec’ale lehû endâdâ(endâden)                 وَنَجْعَلَ لَهُ اَنْدَادًا                                                        

                     

O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” derler.

 

Bakınız inkar etmek yetmiyor,üstüne üstlük belirli birşeyleri de İlahlaştırmayı da emrediyorlar.Günümüzde de buna benzer ifadeler yok mu!?

-Ya dindar olma diyor ancak bununla bitmiyor seni alıp oraya buraya götürüyor.Seni ALLAH’a şirk koşan yerlere, ideolojilere sürüklüyor.

İşte Kurân-ı Kerîm bunu (mekr) olarak bildiyor.Bu kibirlenenler gece-gündüz bütün enerjilerini,bütün akıl yollarını ben nasıl yaparım da zayıf olanları ALLAH’a küfrettiririm, akabinde küfürle yetinmez hâşa ALLAH’ın yerine hangi unsurları koyar putlaştırırım düşüncesine girerler.Bunlar şeytandan daha tehlikelidirler.Şeytan onlara sadece  ilham eder, fısıldar onlar da şeytana tabî olurlar.Şşeytanın vesvesesinin gücü tesirli değil ancak kişi şeytanın vesvesesine uygun hale gelirsen yani nefsinin taleplerine uyar, aklını da o yönde kullanırsan vesveseyi çağırmış olursun.

Ayet’in devamında başlarına neyin geleceğini anlıyorlar.

                                           

                                          وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ

                       ve eserrûn nedâmete lemmâ raevûl azâb(azâbe)                                          

Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar.

 

Burda azabın işaretleri geliyor.!

 

Yine başka bir ayette geçen;

 

                                                  وَاِذَا الْجَحٖيمُ سُعِّرَتْ

Ve izel cahîmu su’ıret. (Tekvîr-12)

                                     Cehennem alevlendirildiği zaman

 

Ayette bahsi geçen zayıflar ile küfredenler birbirleriyle atıştıklarında bir anda bir uğultu gürültü halinde cehennem gelecektir.Bugün ancak bunu  yanardağ çukurlarıyla anlayabileceğimiz ki bu da tarifsiz kalır.

Hadis-i Şerîfte:  

              Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh(ALLAH ondan razı olsun) anlatıyor:

                        “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Yaktığınız ateş var ya, bu, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür!” buyurmuştu. 

  Yanındakiler:                                                                                                                                          

“Zaten bu ateş, vallahi (âsileri cezalandırmaya ahirette) yeterliydi” dediler.

Aleyhissalâtu vesselâm:

“Cehennem ateşi öbürüne altmışdokuz kat üstün kılındı. Her bir kat’ın harareti, bunun mislindedir.” (Kutub-u Sitte-5078)

 

 Mülk süresinde de  bundan bahsedilir.

 

                                                              

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

Tekâdu temeyyezu minel gayz (Mülk-8)

                                   Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır!

 

Bu azabı gördüklerinde içlerinden pişmanlık duyarlar.Burada ilginç dikkat çeken bir kelime var:

“Eserrûn” zıt anlamlı kelimelerdendir.İki anlamda bunu düşünebiliriz.Türkçe’de gizlemek anlamına geldiği gibi ayette  de,  onlar  rezil olmayalım diye pişmanlıklarını   gizlerler  açığa vurmazlar hem de pişmanlıklarını ne kadar gizlerse gizlesinler  ortaya çıkar anlamlarına gelmektedir.Yani hem açığa çıkmasını istemiyorlar ancak o nedâmet(pişmanlık) yüzlerinden okunuyor.İşte bu zıt anlamlı gibi gözüken durum ortaya çıkacaktır.Bu pişmanlığın içerisinde umutsuzlukta var çünkü; onların cennetleri bu dünya idi.Birbirleriyle tartışırken bir baktılar ki çetin bir azap beklemektedir.

Önceki sohbetlerimizde en büyük azaptan bahsetmiştik.                                                                                              

 Neydi bu azap? O İlahi Turceûne gidememek!

                                وَمَا لِىَ لَا اَعْبُدُ الَّذٖى فَطَرَنٖى وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  

             Ve mâ liye lâ a’budullezî fataranî ve ileyhi turceûn(turceûne) (Yâsîn-22)

                 Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.

 

O cennet yolcularının RABB’lerine döndürülecek olanların içine girememek, geriye dönüş halkasına girememek! Ahirette de insanlar  bu geri dönüş halkasına giremedikleri ve çetin bir azapla karşılaştıklarında,pişman olacaklar.Fakat pişmalıkla bu durum bitmiyor.

 

Ayet’in devamında:

 

وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ فٖى اَعْنَاقِ الَّذٖينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

ve cealnel aglâle fî a’nâkıllezîne keferû, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

 

Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.

 

Eskiden çarşılarda hileli satış yapanların esnafın boyunlarına halkalar geçirilip çarşıda dolaştırılırlarmış.Belki de en büyük ceza bu.Mesela bugün Gıda tarım bakanlığı hileli üretim-satış yapanları teşhir ediyor.

Ayet-i Kerîm’e de:

 

            اِنَّا جَعَلْنَا فٖى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِىَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ  

  İnnâ cealnâ fî a’nâkıhim aglâlen fe hiye ilel ezkâni fe hum mukmehûn                                                                                                                                                                                        (Yâsîn-8)

Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.

 

Boyun bükmek pişmanlığın ifadesidir.Ancak boyun bükmek zamanında yapılmalıydı.Kendilerine gösterilen  azaptan sonra boyun bükmenin anlamı kalmıyor.Burada boyunlarına  demir halkalar geçirilmiştir ve başları kalkık durumdaır.Demek ki öyle bir zulmediyorlar ki, ALLAH u Teâla zalim değil.Eğer merhamet duygusu geliyorsa buna karşılık ayette sadece yaptıklarının cezasının verildiği uyarısı yer alıyor.ALLAH mislince katbekat ikramlar veriyor ceza ise  bire bir veriliyor.

Ayette bu boyunlarına geçirilen aglâlen kelimesi, ğıll-kelimesinin çoğuludur.İki ayette bu kelime geçiyor.

 

        وَنَزَعْنَا مَا فٖى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ

Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin ıhvânen alâ sururin mutekâbilîn

(Hicr-47)

Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar.

 

                                                 وَنَزَعْنَا مَا فٖى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ

                 Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin (A’râf-43)

                               Biz onların kalplerinde kin namına ne varsa söküp attık.

 

Bu kelime (ğıllin) dünyevi ve uhrevi anlamlar ihtiva etmektedir.Hased,fesad,kin anlamlarına geldiği gibi demir toka, zincir,halka, bağ anlamlarına da gelir.  

 Bir başka ayette de:

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فٖى عُنُقِهٖ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا                                                                                  (isrâ-13)

Ve kulle insânin elzemnâhu tâirehu fî unukıh(unukıhî), ve nuhricu lehu yevmel kıyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(menşûren).

Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar.

Burada kuştan maksat insanın yaptıkları amelidir.

 ALLAH bizleri nefsinin esiri olmaktan,kibirli olmaktan sakındırsın,imana erişmiş olanlardan eylesin..                           

                                                                                 AMîN…

                                                                    Sadakallahül’l-Azim

SEBE (21.sohbet) 34-35.ayetler


 

SES KAYDINI MP3 OLARAK DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ:

https://yadi.sk/d/T4FHDkwZfw826


SEBE 34

وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ

Ve mâ erselnâ fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).

1. ve mâ erselnâ : ve biz göndermedik
2. fî : içine, … e
3. karyetin : karye, belde, ülke
4. min nezîrin : bir nezir, uyarıcı
5. illâ : den başka, ancak, sadece
6. kâle : dedi
7. mutrefû-hâ : onun refah içinde olanları, ileri gelenleri
8. innâ : muhakkak ki biz
9. bimâ : şeyi
10. ursiltum : siz gönderildiniz
11. bi-hi : onu, onunla
12. kâfirûne : inkâr edenler

 Ve Bizim nezir göndermediğimiz hiçbir yer yoktur. Her karyenin (ülkenin) refah içinde olanları (ileri gelenleri): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.” demekten başka bir şey söylemediler.


SEBE 35

وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

Ve kâlû nahnu ekseru emvâlen ve evlâden ve mâ nahnu bi muazzebîn(muazzebîne).

1. ve kâlû : ve dediler
2. nahnu : biz
3. ekseru : daha çok
4. emvâlen : mallar (mal olarak)
5. ve evlâden : ve çocuklar (evlât olarak)
6. ve mâ nahnu : ve biz değiliz
7. bi muazzebîne : azap edilecek olanlar
 Ve: “Biz, mal ve evlât olarak daha çoğuz. Ve biz, azap edilecek olanlar değiliz.” dediler.