Yasin Suresi(6. Sohbet)

Rabbim nasip ederse burada çok ilginç kavramlar var güzel bir konu var. Değişik boyutlarda izah etmek inşallah nasip olur.

“Galu” ( قَالُوا ) dediler. Şimdi bunu diyenler kim? Kariye halkı. Tam o anda iman etmemiş olanlar. Biliyorsunuz iki tane elçi geliyordu, artı üçüncüyle destekleniyordu, yine de tam olarak iman etmiyorlardı. “Bize düşen apaçık bir tebliğ, siz bilirsiniz” diyorlardı. Fakat burada apaçık tebliğ derken hatırlıyorsunuz “belagul mübin” (بَلَاغُ الْمُبٖينُ) kelimesi vardı. Bela; ulaşan, hedefe ulaşan hem akla hem kalbe. Mübin de hem açık, hem açıklayıcı beyandı. Burada iki şey vardı, neydi? Yani resullere düşen tebliğdir, hidayet Allah’adır siz iradenizi kullanın, aklınızı kullanın iman edersiniz ya da etmezsiniz bu bizim sorunumuz değil demekte. Kabul. Bir de kelime anlamıyla gittiğinizde, kelime anlamı olarak Allah destekler olarak öyle söz söyleriz ki bu beliğ ve açıklayıcı bir söz olur. Şimdi bunun arkasına gelen ayete dikkat etmek lazım. Muhakkak açıklayıcı ve belagatı olan öğeler var demektir. İşte bu on sekiz ve on dokuzun önemini izah ediyor.

Dediler; “inna” (اِنَّا) – şüphesiz biz

“tetayyarnâ bikum” (  تَطَيَّرْنَا بِكُمْ ) – sizinle uğursuzlandık.

Meallerde geçen bu. Ama asıl kelime bu değil. Sizinle kuşlandık. Yani bunun kök kelimesi kuş, tayr hani geçen hafta da açıkladık kuş kökünden gelen bir fiil. Bu ne manaya geliyor kuşlara bakılarak yapılan bazı gözlemler var. Bunlar ilk zamanlarda uğur manasına kullanılıyordu. Daha sonra dil literatürüne uğursuzluk olarak geçmiştir. Hatta Resulullah (sav) bir duasında bunu kullanmış. Müfredat var orda “Benim uğurum ancak Allah iledir” diye duanın bir kısmı var. Burada, hadi metne bakıp söyleyeyim bu birilerinin ilgisini çekebilir: “Ey Allah’ım hiçbir hayır yoktur ancak senin dışında, hiçbir uğur yoktur ancak seninki dışında ,senden başka ilah yoktur” ve bu sahih hadisler arasında yer almış. Buradaki ifade “la tayran illa tayruke” yani bu ifadeyi Resulullah (sav) de kullanmış. Kuş ifadesini yani fiil olarak.

Arap toplumunda özellikle de çöl kültürü çok hâkim. Simyacı diye bir kitap okumuştum orada çölde yaşayan insanların çok daha steril(arındırılmış) bir ortamda oldukları için, olayları okuma durumunun, hani zihin karıştırıcı çok fazla bir şey yok. Diğer bölgeler ve coğrafyalardaki insanlardan daha fazla olduğu ile ilgili bir yorum vardı. Buna göre tabi çölde fazla yapılacak iş yok, dikkat dağıtıcı bir şey yok, bir olaya odaklanma daha fazla. Dolayısıyla mesela kuşlara odaklanmışlar. Bununla ilgili, kuşların hareketlerinden değişik manalar çıkarmışlar. Bu zaman içerisinde bir ilim olmuş. Fakat kötü tarafı ne? Bunu falcılık manasında kullanmaktadırlar. Şimdi bu aslında zuhurat ilminin, zuhurat ilmi diye bir ilim var bu ilmin sınırları içerisinde. Zuhurat ilmi ne? Zuhur. Zahir ne demek? Açıkta gözle görülen olayların akışını inceleyen, onları takip ederek sonuç çıkarma. Hatırlıyorsanız “ikra bismi rabbikellezî halag” ( اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ ) ayetini açıklarken de buradaki “oku”nun aslında yazılı bir metni okumaktan daha ziyade, çünkü Allah’ın Resulüne oku deniliyor, okuyacak bir şey yok elinde neyi okuyacak,  Hz Cebrail (as) da orada sıkmasının da etkisiyle kâinatı okuma, her olayı okumak manasında yorumlanıyor. Buradan çıkarak da zuhurat ilminde de böyle bir şey var. Ama sorun bunun uğursuzluk ve falcılık manasında kullanılmasında. Fakat insanlar aşırıya gittikleri için, Peygamber Efendimiz de belirli dönemde bunu yasakladığıyla ilgili rivayetler var. Bunun pozitif kısmı tefe’ul denilen kısım. Olaylardan hayra çıkaran sonuç verilmesi.

Bunun en güzel örneği olarak da Peygamber Efendimizle Hz. Ebubekir’ in hicreti var. Hicret esnasında biriyle karşılaşıyorlar “Hangi kabiledensin?” diyor, “Bureyde kabilesindenim” diye cevap veriyor. Bureyde, serin demek. “Müjdeler olsun Ebubekir, içlerimiz serinleyecek” diyor. “İsmin ne?” diyor, “Esleme” diyor. Esleme de selamet kökünden. “Biz de selametle Medine’ye varacağız” diyor. Yani duyduğu olayları, isimleri hayra yormaya da “tefeul” deniyor. Bunun zıttı da işte uğursuzluk, olayları kötüye yormak. İşte resuller geldiklerinde biz anlıyoruz ki o kişilerin başlarına musibet gibi olaylar geliyor. Bu bereketsizlik olabilir, yağmurun kesilmesi olabilir, başka türlü şeyler olabilir. Bunu resullerden buluyorlar. Diyorlar ki; “Biz sizin yüzünüzden uğursuzlandık, sizinle uğursuzluk geldi bize” diyorlar.

“leil lem tentehû” ( لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا ) – “Bunu nihayete erdirmezseniz, sonlandırmazsanız, bitirmezseniz, vazgeçmezseniz…

“Le nercumennekum” ( لَنَرْجُمَنَّكُمْ ) – Bunun kökü ne? Recm. “Sizi taşlarız”. Recm biliyorsunuz şeytanın sıfatı.

“Şeytanirracim” diyoruz değil mi? Euzubillahimineşşeytanirracim. Racim, recim etme fiilinin birisi üzerinde sürekli bulunması demek. Hani Arapça fiilini açıklamıştık ya, araya bir “y” girerse, reciym, keriym, aliym gibi, rahiym gibi onu süreklilik addettirme olur. Yani şeytanın sıfatı olarak kılmış Rabbim onu. Yani secde et emrine karşı çıktığı için recmedilerek uzaklaştırılmış. Recm, orda taş yok. Rabbim taş mı atıyor? Hayır. Onu kovarak uzaklaştırıyor. Aşağılayarak uzaklaştırıyor. Yani birisini recmettiğinizde siz, hem onu kovmuş olursunuz hem de tenzili rütbe yani indirmiş olursunuz, aşağılamış olursunuz. Hani burada da parantez içinde konumuz.

Şunu söyleyeyim şeytanın sıfatı “raciym” derken “mercum” değil. Mercum olsa taşlanmış, recm edilmiş olur. Raciym olması o taşlanma ve aşağılanma recm olayının hala süreğen olduğunu gösterir. Yani Rabbim sadece o secde etmedi diye o esnada taşlamadı. 2016 yılında da taşlanmış vaziyette ya da Müslümanların kafasında genel İslami şeyiyle de taşlanıyor vaziyetinde yani bir kez kötülenmedi, hep o durumda. Burada da onların size taş atarız derken, başka fiil kullanmayıp da recm fiilini atması kendi zihniyetlerinde aşağılanması ve kovulması durumunda olanların aslında hakikat ehli olduklarını gösteriyor. Ama kendi mantıklarına göre ters bu. Burada da ifade “recm” kelimesine burada dikkati çekmek istedim. Burada da Arapça bilenler için söylüyorum, başına “l” gelmesi, sonuna da şeddeli “nun” gelmesi te’kid lam‘ı ve te’kid nun‘u deniliyor, olayı çok fazla kuvvetlendiriyor. Yani sizi mutlaka taşlarız, bir de şöyle bir anlamı var: Sizi öyle bir taşlarız ki; birde bir dil bilgisi kitabında yazıyordu başına hem te’kid lam’ı sonuna te’kid nun’u gelmesiyle beraber görürsünüz bakın sizi nasıl taşlayacağız.

Summe letus’elunne yevmeizin anin neîm ( ثُمَّ لَتُسْپَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعٖيمِ ) – O gün nimetlerden sizi öyle bir sorguya çekeceğiz ki…Ayeti hatırlıyorsunuz Tekasur Suresini. Aynı bunda da gelecekte yapılacak bir tehditsel bir ifade bu. Sizi öyle bir taşlarız ki, taşlayacağız ki; ve devam ediyor

ve leyemessennekum (  وَلَيَمَسَّنَّكُمْ ) – size dokunacak bizden, mesh etmek bu.

Dokunacak minna(مِنَّا) bizden dokunacak,

azabun elim(عَذَابٌ اَلٖيمٌ). Nasıl bir azap? Elim bir azap. Elim’in kökü ne arkadaşlar? Elem. Acı demek. Yani sizin fiziksel ve ruhsal acı duyacağınız bir şey. Bugünkü ifadeyle şiddet ve işkence. Geçen hafta açıklamıştık bunu ne demiştik? Önce suçlama yapıyorlar “Başımıza gelenler sizdendir” diye. Kendilerinde aramıyorlar sebebi de karşılarında arıyorlar. Bu psikolojik bir şeydir. Maalesef insan kendinde bulmuyor. Mesela ayağı kayıyor diyor ‘Kim buraya bir şey döktü?’ ya da bardağı kırıyor “Bu bardağı buraya kim koydu?” Bu suçlayıcı mantık. Niye sen kendi dikkatsizliğini vurgulamıyorsun da, onunla ilgili bir şey yapmıyorsun da başkasını suçluyorsun. Dikkat edin hep suçlayıcı mantık var. Burada da sizin yüzünüzden oldu diye bir şey var. İkincisi ne? Tehdit getiriyorlar, sınırlandırma getiriyorlar, vazgeçmezseniz diye de sonra da saldırıyorlar. Bu günümüzde de insan psikolojisinde var demiştik. Asıl anlatacağım yerler buralar değil ama bir giriş yapmak olsun diye yapıyorum.

                İkinci ayette ne diyor, 19. Ayette:

Gâlû(قَالُوا) –

Bu sefer de murseller diyor, Resuller diyor tâirukum meakum(طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ ), sizin uğursuzluğunuz sizin iledir. Burası böyle değil işte. Zaten burayı açıklayacağım size. Metinlerde  “ein zukkirtum” (اَئِنْ ذُكِّرْتُمْ) sizlere nasihat edilse de mi, bu tam böyle değil. Ben bunu şöyle bir şey yaptım; size hatırlatılsa da mı gibi bir ifade var burada. 

Bel entum gavmum musrifûn(بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ). Bilakis hayır bilakis siz müsrif bir kavimsiniz. Şimdi burada ilginç bir ifade var. İlk ifadede sizinle uğursuzlandık diyor, bikum(بِكُمْ) diyor orada, bunun karşılığında şöyle demiyor; “Hayır asıl biz sizinle uğursuzlandık” demiyor. Yani şöyle bir ağız dalaşı gibi değil. Kelimeler tam uymuyor ama siz uğursuzsunuz. Resuller de “Hayır uğursuz sizsiniz” demiyor. Hep böyle anlaşılıyor meallerde. Karşılıklı suçlama var gibi. Hayır. Hani belagul mubin( الْبَلَاغُ الْمُبٖينُ) diyor ya açık bir ifadeyle konuşurlar diyor ya orada, açıklayıcı bir şey kullanıyor, tairukum meakum. Bunun asıl manası şudur; “Kuşunuz sizinle beraberdir”. Yani kelime kelime bunu açıklamak gerekirse bu. İşte bu ne anlama geliyor? Kimse bir şey anlamadı bundan. Bunu izah edeceğiz. Bir kere kuşunuz yani genel anlamda geçen hafta açıkladığımız gibi, eğer buna uğursuzluk, halk arasında genel manasıyla uğursuzluk dersek, uğursuzluk sizinle beraberdir. Yani uğursuzluğunuz sizinle beraberdir demek. Mesela şa’me denilen bir fiil var, ashabul meymene ashabul meş’eme. Meşeme uğursuz demek. Vakıa Suresinde Rabbim bu kelimeyi kullanmamış uğursuzluk diye başka bir kelime kullanmış. Ama burada bunu kullanmış. Zaten sır burada. Yani incelik burada. Bunu açıklamaya çalışacağız. Bu manasıyla bile, yani uğursuzluk size aittirde şu var; uğursuzluğu başkasında aramayın yani bunlar uğursuzluk değil aslında. Ama siz bunu uğursuzluk olarak görüyorsunuz. Onu da başkasında aramayın, siz bunu kendinizde arayın. Niye başkasını suçluyorsunuz gibi genel bir mana var. Ve de çok güzel ayağı yere basan bir mana. Ki geçen hafta bunu nasıl açıklamıştık iki ayetle “Sizin başınıza gelen musibetler, kendi ellerinizle yaptıklarınızdır”. Müthiş bir açıklama zaten. Ya da sizin başınıza hayırdan ne varsa Allah’tandır, kötü olarak ne varsa sizin nefsinizdendir. Zaten müthiş bir açıklama. Bunun üzerine başka açıklama yok zaten. Geçen hafta yapmıştık zaten. Bu saklı kalmak kaydıyla biraz kelimelere girmek istiyorum. Bu belagul mubin’den ötürü bir incelik var burada. Şimdi tayr kelimesi, yani kuş kelimesi birçok ayette geçiyor. Fakat bu konuyla ilgili en önemli şey, neydi o İsra Suresi 13. Ayet. Oraya bakar mısınız? Sayfa kaçtı? 282. Bizim tarzımız neydi? Kuranın tefsiri yine Kuran’dır. Bir yerde kelime bulduysak, o kelimeyi yine Kuran’da geçen başka bir kelimeye baktığımızda mübiyn açıklayıcı tefsiri olacaktır inşallah.

                Ve kulle insânin elzemnâhu tâirahû fî unugîh(وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فٖى عُنُقِهٖ ). Ne demek? Biz her insanın boynuna onun kuşunu astık. Burada can kuşu demiş ama kuşu olarak anlayın. Yani herkes bir değişik mana vermiş. Rabbim ne olarak kullanmış kuş demiş. Biz de kuş diyeceğiz yani. Sonra tefsirini yaparsın. Kelime kelime açıklıyorum Ve kulle insânin her insan için istisna yok her insan için. Bazıları için var bazıları için yok değil. Bir de sadece insan için demek bu. Başka mahlûkat için değil.

Elzemnâ asmak, takmak, yerleştirmek manalarına geliyor. Ne yerleştirmiş? Taire yerleştirilmiş. Kuş, tairehu kuşunu, onun kuşunu. Her insanın boynuna kuş yerleştirdik demiyor bakın, kendi kuşunu yerleştirdik. Bakın zamirlerin önemi burada. Taire olsa ya da tayran olsa bir kuş yerleştirdik. Ama tairehu ona has,  ona özel olan kuşunu yerleştirdik, astık.

Neresine? fî unugîh onun boynuna. Şimdi kelimeyi birebir düşünün, biz her insanın boynuna onun kendi kuşunu yerleştirdik. Şimdi Allah diyorsa öyle. Ama zahir olarak bir şey var mı, yok. Demek ki bu gaibi bir şey. Teşbihsel bir şey. Ama gaibi bir şey. Zahiri değil. Alimul gaybi veşşehade. Bizim gördüklerimiz şehadet alemi. Bir de gaib alem var. Biz görmediklerimize de iman edeceğiz. Allah kuşu boynuna geçirdim diyorsa geçirmiştir. Yok, ben görmem ve iman etmem, olmaz. Bu iman seviyende Kuranı önüne açıp okuyorsan inanacaksın iman edeceksin. Burada ne olabilir, bu nasıl bir şeydir diyebilirsin. Mesela meleğe iman var, görüyor musun? Görmüyorsun. Yok, ben görmediğime inanmam diyemezsin. Ancak şöyle dersin; nasıl bir şey acaba? Ben Kuran ayetlerini bakayım da hadislere bakayım da orada kafamda bir şey oluşsun demek bu. Kuran araştır diyor, meydan okuyor, niye araştırmıyorsun araştır bak görürsün diyor. Şimdi biz bunu burada anlayamadık ama bu ayete devam edersek bir ipucu var burada.

Ne diyor? ve nuhricu lehû(وَنُخْرِجُ لَهُ ), onun için çıkarırız, çıkaracağız. Lehu onun için.

Ne zaman çıkaracakmış? yevmel kıyame(يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ). Kıyamet gününde. Şimdi değil. Şimdi boynunda bir şey var, ama zahir değil. Ama biz onu çıkaracağız diyor. Yevmel kıyam. 

Ne çıkaracakmış? Kitaben(كِتَابًا), bir kitap. Bir şeyler aydınlanmaya başladı. Şimdi özelliğini veriyor nasıl bir kitap o? Kitaben diyor, Arapça bilenler için söylüyorum nekra bir kelimeden sonra gelen cümle neydi, onun sıfatıydı, açıklıyordu.

Nasıl bir kitap? yel gahu menşura(يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا). O insanın, yani boynunda kuşu olan insanın, neşredilmiş, açık olmuş, zahir olmuş bir şekilde oma ulaşacağı bir kitap. Şimdilik ona kitap diyelim. Bunu açıklayacağız. Tekrar ediyorum, her insanın boynuna bir kuş geçirilmiş. Şimdiki zaman bu. Ahir zamanda da boynuna kuş geçirilmiş kişi, yani sen, ben, biz. Dirildiğimizde bizim karşımıza bir kitap çıkarılacakmış. Biz buna mülaki olacakmışız. Karşılaşacakmışız yani. Ve diyecekmişiz ki diğer ayete bakıp, denilecekmiş ki on dördüncü ayet bunu açıklıyor. Bu bilinen ayettir, meşhur ayettir, İkra kitabek(اِقْرَاْ كِتَابَكَ). Kitabını oku. Müthiş. 

Kefâ(كَفٰى) kafidir,

Bi nefsike(بِنَفْسِكَ) nefsine yeter,

El yevme(الْيَوْمَ) o gün,

Aleyke(عَلَيْكَ) sana,

Hasiben(حَسٖيبًا) aleyhine.

Hesap çekici olarak bu gün sana nefsin yeter. Yani Allah yapmıyor bu hesabı, Allah yapıyor da ama ilk kıyamet geldiğinde senin eline bir kitap tutuşturuluyor ki; bu kitaba baktığında sen zaten kendi hesabını kendini görüyorsun. Vay be şöyleymiş böyleymiş diye. Kitabı sağ elinden verilse onun bir kısmı hem bu tarafa ait hem öbür tarafa ait. Tabi herkese bir kitap veriliyor da birisine sağından, bir başkasına karşısından veriliyor, bir başkasına solundan veriliyor. Zaten verilirken de sen olduğunu anlıyorsun. Soldan aldın mı yandın. Bir de yine de kitap veriliyor, sen kendinin ne mal olduğunu, yani bu malı kuvvetli kullandım çünkü vurgu orada zaten görüyorsun. Çünkü diyor orada. Menşur bir kitap. Menşurun kökü ne? Neşreden. Ne kullanıyor bir de yayıncılar neşretmek. Neşriyat bakın alenileştirmektir, yaymaktır gizlilik değildir. Bu ne biliyor musunuz?  Başkalarının da göreceği. Şimdi bu kitabı da biraz teknolojik olarak algılamak lazım. Hani Sebe Suresinde işledik hatırlıyor musunuz? Ahirette insanlar ne diyecekler, ahirette de hamd Allah’a mahsustur diyor ayette de. Aman yarabbi nasıl bir teknolojik bir sistem bu? Şimdi dirildin ya ikinci surdan sonra, öyle şeylerle karşılaşacaksın ki; aman yarabbi nasıl bir sistem bu? Öveceksin Rabbini. Sistemi görerek öveceksin. Ne diyordu, O hâkimdir, habirdir. En ince detayına kadar Habirdir, haberdardır. İşte bu haberdar olma durumu ahirette nasıl karşına çıkarılacak? Neşredilmiş ve muhteşem ve bizim şu an anlayamayacağımız bir teknolojiyle, üç boyutlu, dört boyutlu kaç boyutlu olacaksa onunla çıkacak.

                – Hocam bu kitap bizim gizlediğimiz ömürdeki yapmış olduğumuz bütün iyi ve kötü şeyleri kapsayacak değil mi?

                İşte daha farklısı var onu açıklayacağım. Sadece fiil ve amel değil. İşte bu taire kökünde o var. Şimdi bakın ne diyor; sizin kuşunuz sizinledir. Sizin uğursuzluğunuz sizinledir. Şimdi bu kuş basit bir kuş değil. Bu kuş, timsali bir kuş. Sembolik ama o sembol rastgele bir sembol değil. Senin sahip olduğun düşünce sistemine göre bir şekle giren, bir timsale giren bir kuş. Kuş çeşitlerini bir düşünün. Kartal da var, şahin de var, değil mi. Karga da var, akbaba da var. Bunların hepsi kuş. Serçe de var, bülbül de var bunların hepsi kuş. Acaba hangi kuş? Tairehu diyor. Onun kuşu. Demek ki kişiye özel bir simgesel, timsal bir kuş. Yani bu dünyada da bunu görenler var. Nereden anlıyoruz bunu? Süleyman Aleyhisselam’a ne diyor; biz ona kuşdilini öğrettik diyor. Peki “lisanul tayr” geçmiyor ayette. Lisan dil demek. “Mantıkul tayr” diyor. Bunu Feridüddin  Attar anlamış , “Mantıkul Tayr” diye koskoca bir tasavvufi kitap yazmış. Mantıkul tayr. Yani kuş mantığı demek. Biz ona kuş mantığını öğrettik diyor. Yani lisanul tayr. Kuşdilini de içeren, o da onun içerisinde, daha geniş kapsamlı bir ilim verdik diyor. Anlatabiliyor muyum şimdi? Ama Kur’ân’ da işaretler var, bunları anlarsak biz o teknolojiyi idrak edemiyor olabiliriz ama en azından, bize ne faydası var bunun ya demek ki bende böyle bir şey var ben düşüncelerime daha dikkat edeyim demek. Dikkatinizi çekerse düşüncelerime dedim. Amellerime demedim. Şimdi bakın bizim klasik anlamda anladığımız Allah’ın anlattığı değil. Bizim klasik anlamda anlattığımız amel defteri sanki çetele defteri. Şunları şunları yaptı, bunları bunları yapmadı diye. Hayır Rabbim’in teknolojisi o kadar basit değil. Bak ne diyor; tâirukum meakum(طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ ). Sizin bu başınıza gelenler, sizin kendi ellerinizle yaptıklarınızdır. Yani düşünce sistemiyle gelen şeyler bunlar. Ameller değil. Buna dikkat etmek lazım. Şah damarınızdan daha yakın.

                 Şimdi bakın Allah-u Teâlâ bir şeyi kullanıyorsa boş boş da kullanmaz. Haşa! Şah damarı nerede? Boyunda. Bakın orayı dün arkadaşlar vardı bu konuyu konuştuk gece yarılarına kadar, onu da anlatayım. Biz normalde kendimizi kurban etmemiz lazım değil mi Allah’a. Oldu mu? Olmadı. İsmail’i kurban ettirdi Allah. Yani kurban ettirdi derken, kurban et dedi. Bir imtihandı onun için. O da tabi dedi teslim oldum dedi. İsmail de teslim oldu. Tam kesiyordu ne geldi? Koç geldi yanına. Ne olarak geldi? Muadil olarak geldi. Değil mi? Fidye olarak geldi. Biz ondan sonra neyi kesmeye başladık? Kurbanı kesmeye başladık. Kurbanı nasıl kesiyoruz? Boynunu vuruyoruz değil mi? İşte bakın fıkıhla maneviyatın birleştiği yeri anlayacaksınız. Yani fıkhı olduğu yerde tutmamak lazım.

                 Fıkha göre bir kesme eyleminin gerçekleşmesi için üç şeyin kesilmesi lazım. Yoksa hayvan ne oluyor? Murdar oluyor. Ne onlar? Yemek borusu, nefes borusu ve şah damarı. Kaç tane unsur? Üç unsur. Bu size bir şeyi belki hatırlatmıştır. Şimdi ölüm nedir biliyor musunuz? Bir insan neden oluşuyor? Üç ana unsurdan oluşuyor. Ruh, nefis ve beden. Bu üçünün ahenginin birleşimin bozulması dağılması demektir. Bozan kim? Allah. Ama Azrail aleyhisselam  geliyor bu üçlüyü, hangi teknolojiyle bilmiyoruz üçlünün sistemini bozunca ölüm gerçekleşmiş oluyor. Yani “hay” dediğimiz şey gidiyor. Neydi üç unsur? Ruh, nefis ve beden. Şimdi bakın üçlüyü kesiyoruz. Peki, nelere tekabül etmiş oluyor? Yemek borusu, beden yani. Bu dünyada ya, yani yeme içme burayla ilgili. Geriye ne kaldı? Nefes borusu, şah damarı. Şah damarı bakın kanla ilgili, nefisle ilgili. Nefisle ilgili kısım olmuş demek ki. Geriye ne kaldı? Nefes borusu. Hava. Bu da ruh ile ilgili olan kısım. Yani nefes borusu işte ruh demiyorum. İşte alakalı olduğu biyolojik iz düşümlerini söylüyorum. Bu üçünü kestiğimiz zaman ne oluyor? Ölüm gerçekleşiyor. Bakın ne diyor; ben sizin şah damarınızdayım demiyor. Size şah damarınızdan daha yakınım diyor. Demek ki ne diyor? Bırakın cesedi, nefisten de yakın bir alanda, yani benim zati ilahim, nefis alanından da size daha yakın diyor. Ruh âlemine işaret ediyor. Ruh bilincine işaret ediyor. Bunu çok düşündüm dün. Bakın daha aydınlandı bu mesele. Şah damarı demiyor, şah damarınızdan daha yakınım diyor. İşte boyun böyle bir bölge. Kesiliyor. İşte boyun neyi karşılıyor derseniz, buna işaret ediyor. Madem bu timsallere girdik, bir şey daha okuyayım size.

Boyunla ilgili bir timsal de var orayı geçmek istemiyorum. Hangi ayet bu? Enam 38. Ayet. Burada ayeti hatırlarsınız, bir önceki Fatır Suresinde işlemiştik ya biraz geniş alıyorum ama çok güzel konular bunlar. 

Ve mâ min dâbbetin fil ardı ve lâ tâirin(وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ).”Hem yerde debelenen, hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar”. Bakın bir dabbe diyor, hayvan. Bir de kuştan bahsediyor. Bakın diyor; emselekum diyor, sizin emsaliniz diyor burada. Emsaliniz ne demek biliyor musunuz? Bunların tairukum diyor ya, sizin kuşunuz, bunun diyor sizinle bir ilişkisi vardır diyor. Sizin misalinizdir diyor yani. Yani rastgele değil, belirli bir şeylere göre söylenmiş kuştur diyor. Bu ne biliyor musunuz? O şeyi hatırlıyor musunuz? Fatır Suresi 28.ayette şöyle diyordu; insanlardan ve hayvanlar  yani  dabbelerden ve enam’dan böyle muhtelif renklerde olanlar vardır diyordu. Olayı teferruatıyla incelerken şunu demişti, bu tasavvufta bilinen bir şey arkadaşlar görünüşte insan, herkesin hayvani bir timsali olduğu, bakın timsal kelimesini özellikle kullandım. Timsali olduğu tasavvuf kitaplarında var. Mesela Abdulkadir Geylani Hz. diyor ki; ben nefsimi şu şekilde gördüm diyor. Yani kedi, köpek, inek gibi tasavvufi timsallerden bahsediyor. Bunun tasavvufi yanlarını anlatıyor biliyorsunuz? Manevi yanlarını anlatıyor. İşte o dabbe kısmı. Misal. Bu hangi alan biliyor musunuz? Bu nefis alanı. Hani şah damarından daha yakın var ya. Demek ki pek bilinmeyen bir de üst boyutun, yani ruh boyutunun da bir timsali varmış. İşte Allahulalem  o da kuş boyutu. Yani yine bizim düşünce sistemimizden kaynaklanan, onun tezahürü olan, ona göre şekil bulan bir ruhani boyutun bir de nefsani boyutun bir timsali var. Ve Allah u Teâlâ bunu biliyor, bildirdikleri de biliyor ve biz buna ahirette şahit olacakmışız. İşte Enam 13. Biz onların kuşlarını boyunlarına astık. Ve ahirette de o kitabı neşredilmiş bir şekilde ellerine veririz. Deriz ki; “İkra kitabek!” Hadi bakalım yazdığın kitabı oku. Buraya dikkat ettiniz mi? Yazılmış kitabı değil, yazdığın kitabı oku. Yazılıncaya kadar defter, yazıldıktan sonra kitap. Sana diyor hesap görücü olarak kendi nefsin yeter diyor. Somut bir hale geliyor. Şimdi burada her şey perdelenmiş, gölgelenmiş, gizlenmiş. Zaten sır burada. Ama perdeler açılınca, orada her şey aleni. Ama işte Allahu Teâlâ Kuran’la bizlere bunları direkt değil, ama dolayısıyla, simgeleriyle anlatıyor.

                 Şimdi bir boyutuna geleyim, internette dolaşırken ilginç bir şeye denk geldim. Bu ayeti birisi yorumlarken demiş ki; kuşunuzu boynunuza astık deyince bende şu çağrıştı diyor, bak boyun, şuraya yerleştirdik. Hani kadınlar broş takıyor ya şöyle bir şey, oraya yerleşmiş bir şey. Orada ne var biyolojik olarak? Gırtlak var. Gırtlağın üstünde tiroit (adem elması) var, adem elmasının üstünde tiroit bezi var. Tiroit bezinin internette resimlerine bakın, iki kanadını açmış kuş gibi. İki kanadını açmış. Bu iki kanadını açmış kuş ifadesi Kuran’da kullanılıyor biliyor musunuz? Bakın; gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Mülk suresinde. Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları havada ancak ve ancak Rahman tutuyor. Burada kanat derken, bakın iki kanadını açıp kapaması şeklinde söylüyor. Bu işte biraz evvelki Enam 38. ayette de var. Baktınız ya enam 38’e. Hem yerde debelenen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki diyor. Aynen iki kanadını açmış bir kuş. Bugün bu konuyu konuştuk biyolojik olarak. Tiroit bezine ne diyorlarmış biliyor musunuz? Küçük beyin diyorlarmış. Küçük beyin. Bizim duygusal alanımızı yönlendiren kısım. Bu Karadenizliler iyi bilir. Ben de mesleğimden ötürü biliyorum tiroit rahatsızlığı çekenler çok aşırı duygusal emasyonel  kısımları yüksek olan insanlardır. Fakat burayı aynı zamanda neyi bozuyormuş biliyor musunuz? Düşünce sistemi bozuyormuş. Yani siz takıntılı bir konuda çok fazla düşündüğünüzde tiroit bezi ondan etkileniyormuş. Hiper tiroid, hiper paratiroid  birçok onunla ilgili bir rahatsızlık var ama bir şekilde etkileniyor. Yani bakın düşünceleriniz var ya olaylara verdiğiniz anlam, sizin tiroit bezinizi etkiliyor. Bu ne? Bakın duygusal bir beyin gibi. İşte bizim bu dönemdeki şansımız bu.

Hatırlıyor musunuz Secde Suresinde, biz sülaleden onları halk ettik derken, orada geçen silsile kelimesinden orada DNA’nın zincirsel yapısıyla ilgili, ipucu bulmuştuk. İşte bunu daha evvelkilerin bilmesi imkansız. Bu tarafta da kuşunuzu boynunuza yerleştirdik derken tiroit beziyle de bir işaret olduğunu bunu eskiler anlayamazdı. Burada anlıyoruz ki biz kişinin düşünce sisteminin bir kısmı beyne ait, bir kısmı tiroit bezine ait. Bu da tesir ediyor. Şöyle; bize bir şey öğretilmişti fakültedeyken, bütün sistem yani vücuttaki iletişim sistemi iki tane. Birincisi sinir sistemi, ikincisi hormon sistemi. Sinir sistemi ne ile alakalı? Beyinle alakalı. İşte o düşünce kısmı. O duygusal kısmı yani hormonlar da hormon bezleriyle ilgili. İşte onlardan birisi de, belki en önemlilerinden birisi de tiroit. Yani duygusal kısım. Can kuşu. Yani bunlar hep birbiriyle ilişkili tabirler. Yani ben zaman almasın diye değinmedim ama şunu da söyleyeyim oraya kuşun sana söyleyeceğim şu an tiroit. Can kuşun meselini de söylüyorum, kuşlarla ilgili Kuran’daki yansımaları da söyleyeyim. İşte şimdi bu ayete göre “tairikum meakum” derken ne kastediliyor? Sizin olaylara verdiğiniz anlam boynunuzdaki kuş gibi. Ve sizin yaşantınızı etkiliyor. Yorumlarınızı etkiliyor. Hayatınızı etkiliyor. Biz bunu bu sohbetlerde çok anlattık. Kişinin başına gelenler kendi elleriyle yaptıklarıyla bu yapılan. Burada bir ötesi daha var, sizin düşündüklerinizle de alakalı. Niyet vardır amelin öncesinde. Senin olaylara bakış tarzın, yorumun her ne kadar realize olmasa da seni etkiler. Her nefis kadar Allah’a giden yol var deniliyor. Bu nefis neyi timsal ediyor? Senin olaylara verdiğin tepkiyi nefis boyutunda farklılık olduğunu gösteriyor.

                Bir şey daha var onu söyleyeyim, hatırlıyor musunuz? İyi sadece bununla geçsin. Bu konuyla geçsin güzel olur derli toplu da olur. Yasin Suresinin on ikinci ayetinde şunu demiştik; “Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz,  daha evvel gönderdikleri amelleri ve eserlerini yazarız”. Ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmim mubîn. Biz her şeyi bir imamın mübin de yazmışızdır sayarak yazmışızdır. Burayı uzun süre açıklamıştık hatırlarsanız. Buradan bakın şu anlaşılıyor; bu levhi mahfuz işaret ediliyordu burada. Levhi mahfuz arkadaşlar, sanıldığı gibi değişmeyen bir merkez değil. Levhi mahfuz, mahfuz hıfz edilmiş, korunmuş demektir. İçindeki formüller var. Bu formüller her zaman cari ve kişinin o esnadaki düşünceleri ve amellerine göre değişebilir manasına geliyor. Yani oraya korunmuş herkes ulaşamaz.

                 Hani Vakia Suresinde var ya “O kitabın aslı levhi mahfuzdadır ona da ancak temizler dokunur”. Onu hani abdest almadan Kuranı ellemiyoruza kadar indirgemişler. Ama onun derinlerinde  aslında levhi mahfuza gidiyor. Oraya temiz olmayanlardan başka, mutahhar ifadesi geçiyor, mutahharun diyor. Mutahharlardan başkası oraya ne yapamaz? Dokunamaz. Şimdi diğer ayetlerle birleştirdiğimizde bu tiroit beziyle simgeleştirilen kuş, kişinin düşünce sisteminin sembolüdür. Ve bu senin sürekli kayıt altına alan bir mekanizmaya da tesir ediyor. Yani imamun mübine tesir ediyor. Sende kayıt oluyor bu. Ahirette de o kayıt olunmuş menşur kitabın karşına çıkıyor. İşte diyor ki ya gizli saklı bunlar neler olmuş? İşte o kitapta şimdi bu senin düşüncelerinle kastediyorum bırak yaptıklarını, düşünce tarzını orada göreceksin. Düşünce tarzını bile, olaylara verdiğin anlamı bile orada göreceksin.

                 Geçenlerde bir saç dökülmesi ve saç beyazlaşması ile ilgili bir yazı okudum, orada birisinin ilginç bir tespiti var yani diyor ki; bakın diyor insanın genlerinde her şey vardır, fakat kaç yaşında saçının beyazlayacağı yazmaz diyor. Bilinenin tersine. Hangi olaylarla karşılaştığında, hangi mekanizmayla cevap vereceğinin formülü vardır diyor. Dolayısıyla ne olmuş oluyor? Zaman olaylara endeksli olmuş oluyor. İşte senin de olaylara vereceğin tepkiler var ya onlar bile kitabında kayıtlı. Sen olaylara nasıl yorum yapıyorsun, neler ifade ediyorsun, ne anlamlar yüklüyorsun o bile kitabında yazılı. İşte öyle bir mekanizma bizim neyimizde gizli? Boynumuzda. İşte bunun aslın bilen Allah tarafından bildirilen ve bilen Resuller onlara diyor ki; tairikum meakum. Yani siz beni uğursuzluk gibi bir şeyle suçluyorsunuz ama bilin ki bu sizin kendi düşünce sisteminizde olan bir maraz. Bu sizin kuşunuzun doğal bir sonucu. O yüzden bizi suçlamayın, kendinizi suçlayın. Şunu da söyleyeceğim hani iki kanadıyla uçan kuş diyor ya onun güzel bir yorumu var iki kanat neyi temsil ediyor biliyor musunuz? Maddiyat ve maneviyatı temsil ediyor. Bununla sen uçarsan dengeli bir şekilde uçarsın. Manevi kanadını kuvvetlendirdin, bir de bunun maddi kanadını da kuvvetlendirmelisin. İkinci kısmı bunun amenu ve amilussalihata. Sen bazı gerçekleri anladın bu yeterli değil. Bu bir kanadın. Sen bunu salih ameller boyutuna da geçirmek durumundasın. Yoksa dengesiz bir şekilde yaşarsın. Dengesiz yaşadığın işte tiroit beziyle ilgili sorun çıkaranlar nasıl dengesiz yaşıyor bunu doktorlar iyi bilir, ya da onunla ilgili çevresinde hastalıkları olan bilir. Peki, Resuller bunu niye söylüyor onlara? İnanmayanlara diyor ki; bakın yukarıda ne diyordu? Rahman bir şey indirmemiş diyor. Rahman bilinçleri var. Bırak Allah bilincini, rahman bilinçleri var. Onlara diyor ki; ya sen Rahman gibi olağanüstü bir kavrama erişmişsin, o bilincin var. Derinlerin gerçeği biliyor, neden itiraz ediyorsun?

                Bak ne diyor ayetin sonunda; müsrif bir kavimsiniz diyor. Müsrif ne demek? Aşırı gitmiş. Bir tarafın aşırıya gitmiş. Yani inanma kısmında aşırıya gitmişsin, öbür tarafında yok. Bu dengesizlik. Bu senden. Deist bir düşünce ama Rahman diyor, Allah bile demiyor. Tanrı demiyor. Yani yeryüzünün yaratıcısı demiyor. Rahman diyor. Diyor ki işte bu sizin müsrifliğinizden yani aşırıya gitmenizden kaynaklanan bir şey. Sen bu gerçeği görmüyor musun diye buna da hitap var. Görüyor musunuz bir kaç ayetin içerisinde neler var. Daha da anlatacağım ezan okunuyor yetmedi. Buraya hazırlandım. Daha sonra kuş kelimesini kullanıyor ya Rabbim, Kuran’da ve hadislerde, olaylarda eğer nasıl şekilde geçmiş Rabbim onu nasıl ayetlerin içerisine dantel gibi işlemiş inşallah haftaya buna devam ederiz. Allah kendi kuşumuzu en güzel kuş haline getirenlerden eylesin. Nasıl ki nefsimizin timsal ettiği hayvanı en güzel halimize getirip de asıl insanoğlu konumunda olmamız gerekiyorsa, en güzel kuş neyse o hale getirmeyi nasip etsin. Bırakın amellerimizi, niyetlerimizi ve düşüncelerimizi de takip ederek, bunun da Allah’ın rızasına en uygun hale getirmeyi nasip etsin. Çünkü bir gün elinize, herkesin elinde göreceği şekilde neşredilmiş bir kitap elimize verecek. Oku kitabını, “ikra  kitabek” denilecek. Biz de orada hesap görücü olarak bırak Allah’ın mizanını hesabını, kendi nefsimiz yetecek. O gün gelmeden evvel, işte bu Kur an bir uyarıdır, ikazdır,  inzardır. Kendimize çeki düzen vermeyi nasip etsin. Allahu Teâlâ’ya da hamd ediyoruz, bu gerçekleri bize Kuran’la öğretiyor. Ne güzel Rab ki O bizi uyarıyor. Kendi ilmiyle.

Ve ahuru davahum enilhamdulillahi  rabbil alemin. El Fatiha. 

 

 

Yasin(3.sohbet) 12. Ayet/yazılı metin

Biliyorsunuz Yasin Peygamber Efendimize bir hitap, “Ey İnsan” diyerek. Rabbim yemin ediyor. Kuran’a yemin ediyor. Peygamber Efendimiz’i de destekliyor. “Muhakkak ki sen peygamber olarak gönderilenlerdensin”. Burada “mursel” ifadesi geçiyor. Bu neden mursel olarak kullanılmış? Bugün işleyeceğimiz bu 13. ayetten itibaren  bununla ilgili bir konu olacak. Bir sıratı mustakim üzerindesin. Bu kitap Aziz ve Rahman olan Allah tarafından indirilmedir. Babaları uyarılmamış olan kavmi inzar etmek için/uyarmak için çünkü onlar gaflettedirler. O azap sözü ya da hak olan söz gerçek oldu, onlar iman etmezler. Biz onların boyunlarına halkalar geçirmişizdir. Bunlar çenelerine kadar dayanmıştır. Artık onların başları kalkık durumdadır. Biz onların önlerine de bir set çekmişizdir. Arkalarına da bir set çekmişizdir. Bir de onları kaplamışızdır. Artık onlar görmezler. Onlar için musavidir/eşittir kendilerini inzar etsen de uyarmasan da onlar iman etmezler. Sen ancak şu kimseyi inzar edersin ki o zikre uyar ve de gaybi olarak Rahman’dan haşyet duyar. Sen ancak o kimseyi, uyarabilirsin. İşte o kimseyi bir mağfiret ve kerim bir ecir ile müjdele.”

Burada klasik yorumları ile beraber şunu da söylemiştik ki insanların kendi kibirleri yüzünden kendi göğüslerinde olan “gıllin” denilen marazları sebebiyle kendi kendilerine geçirdikleri demir halkalar ki onlar boyunlarını yukarı çıkarmıştır. Biz de onları o hale getirdik ve önlerine ve arkalarına setler çektik. Burada önleri; gelecekleri ve halleri. Arkaları ise geçmişleri. Arkalarına bir set çektik ki bu onların tövbe etmelerinin ve geçmişten ders almalarını engelliyor. Önlerine set çektik ki onların ilerlemelerini ve olayları görüp de ibret almalarını engelliyor. Bir de onları her taraflarından kuşattık ki artık ilerleyemezler. Tamam bunları Rabbim yapıyor ama sebep insanın kendisi. Çünkü kibrinden. Kibirli insan ne yapar? Burnunu, kafasını çenesini yukarıya kaldırır. Rabbim’in de en hoşlanmadığı şey kibirdir. O kibirleri sebebi ile de Rabbim onların boyunlarına halkaları geçiriyor. Yani sistem bunu böyle yapıyor.

Bunun alternatifi ne? Bu sistem hemen hemen herkesi kapsıyor. Onlar diyor eşittir. Uyarsan da uyarmasan da. Sadece özel bir grup var ki ancak onlar inzar edilebiliyor/uyarılabiliyor. Onlar da zikre uyan, yani birinci anlamı ile öğüdü dinleyip değişime müsait olan insanlar, yani değişime açık. Bu insan ne diyor? Ya da bu zikre Kuran dersek Kurani öğütlere açık, onun gereklerini yerine getirebilecek durumda. Ve de gaybdan ve Rahman’dan korkanlar. Haşyet duyanlar. Korkanlar demeyelim ona haşyet duyanlar. Ancak bir kişide bu iki haslet varsa önü açık oluyor. Yani Allah’ın hidayetine mazhar olabiliyor. Fakat diğerlerinin ise bir şekilde aleni değil ama zahiri olarak boyunlarında demek ki halkalar var. Ve onlar bir türlü iman etmiyorlar. Hani çenesinde halkalar olan bir insan tasdik manasında kafayı sallayabilir mi? İman ettim diyebilir mi? Diyemez. Yani kendi kendilerine yaptıkları yüzünden de öyle bir sonucu oluyor. Ama ataları uyarılmamış bir kavim derken de şunu demiştik. Yani babalarında, atalarında ve çevresinde böyle bir öğüt olmayabilir. Ama şu değişmeyecek. İşte geçmişine bakacak, ders alacak, aynı zamanda tövbe edecek kendini değiştirme potansiyelini elde edecek ve bununla beraber de ilerleme potansiyeline sahip olacak. Onları işte marifet ile…

Bu mağfireti de şöyle açıklamıştık: Mağfiret önce kişinin arkasına set çekilmişti ya, o set kaldırılıyor. Çünkü geçmişinde iman etmediği tarafı ile işlediği hatalar var. Tövbeyi gerektiren durumlar değil mi? Önce orası imha ediliyor/yok sayılıyor. O da geçiliyor “tebdil” denilen bir şeyin yerine başka bir şey konma durumu oluyor. Hani seyyielerini, hasenatı tebdil eyle denilen şeyle beraber. İkincisi ne oluyor? Bu sefer de “ecrin kerim” veriliyor. Kerim bir ecir veriliyor. Şimdi bunları dedikten sonra 12. ayette ne deniyor?

اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖى اِمَامٍ مُبٖينٍ

– İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ gaddemû ve âsârahum, ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmim mubîn.

İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ( اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى ) – Şüphesiz biz ölüleri diriltiriz

ve nektubu  ( وَنَكْتُبُ ) – ve yazarız. Neyi yazarız?

gaddemû ( قَدَّمُو ) – önlerinden takdim ettiklerini

ve âsârahum  ( وَاٰثَارَهُمْ ) – eserlerini

ve kulle şey’in  ( وَكُلَّ شَیْءٍ ) – her şey

ahsaynâhu  ( اَحْصَيْنَاهُ ) – biz onu ihsa ettik, hesap ettik, saydık. Nereye?

fî imâmim mubîn ( فٖى اِمَامٍ مُبٖينٍ  ) – Mübin denilen şeye.

Burada ilginç bir şey var. Yukarıda hep hayatla ilgili örnekler verilirken bir anda diyor ki “Şüphesiz biz ölüleri diriltiriz”. Yani bir şekilde ölülerden bahsetmediği halde diriltmekten bahsediyor. Bir şeyi diriltmenin ön şartı nedir? O şeyin ölü olma durumu. ama yukarıda herhangi bir ölüden bahsedilmiyor. Bunun hikmeti ne olabilir?

Birinci anlamı klasik anlamıyla/afaki anlamıyla; yani insanlar yaşadıklarına dikkat etsinler, her şeyin bir sonu var. Bu son, yeni bir başlangıçtır. Biz onları dirilteceğiz ama hesaplarını da soracağız. Dikkat. Bu zahiri mana.

Ama geçen haftaki o insanın gelişimi/değişimi ile ilgili, değişime açık olması ile kendini yenileyebilip de yeni bir iman sayfası açması ile ilgili olarak da ne olabilir? Bakın ne diyor? “Ölüleri biz diriltiriz”. Demek ki inzar edilmemiş insanlar/ inzarın ulaşmadığı insanlar demek ki Allah indinde ölü konumundaymış.

Zahiren yaşıyor, biyolojik olarak yaşıyor ama ölü konumunda. Sadece kalpleri  ölü demek bile doğru değil. Bir şekilde ölü. Bazı hadisi şeriflerde de buna işaret var zaten: “…onlar ölülerdir” diye. “Sen ölülere işittiremezsin” diye de bir ayet var. Yani hangi ölü bu? Manen ölü. Diri ama ölü. İşte buna ne diyor Rabbim? “Biz diriltiriz onları“. O zaman diriltmek hangi manada oluyor? Hidayet etmek anlamında oluyor. “Biz o ölü konumunda olan yaşayan ölüleri dirilterek onları bir mümin haline getiririzdiyor.  Bakın burada ilginç bir Arapça yapı var. “inna”(اِنَّا) derken bir te’kid var orada. “Şüphesiz biz…”. Bir de “nahnu”(نَحْنُ) geliyor orada. Nahnu’nun gelmesine gerek yok çünkü hem inna’da hem de yuhyi’de fiili mudari olduğu için orada “n” harfi var. “N” zaten biz demek. Biz diriltiriz. Türkçeyi düşünün. “Diriltiriz” deyince zaten gizli olarak biz var orada. Ayriyeten biz denmesine gerek yok. Bu Arapça’da bir kaidedir ki eğer  bu şekilde “nahnu” ve zamir açıkça geldiğinde şu olur: Yani o işi yapan biziz, biz, başkası değil. Bu anlama gelir. Orada ciddi bir vurgu var. Buna Arapça’da te’kid deniyor. Bir de başında inna var. İnna geldiği zaman, şüphesiz, gerçekten, muhakkak ki anlamına geliyor. Biz, biz. 

“İnneke leminel murselîn”(اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ) – Peygamber Efendimize “sen resulsün” demiyor. Minel murselin. “Sen resul olarak gönderilmişlerdensin“. Burada bir te’kid var. Korkma arkanda biz varız var. Bir de ne var? Sizler, sen dahil bütün resuller görevli. Yani asıl olan benim. Bu benim dinim. Bu işi ben yapıyorum. Sizler de görevlisiniz. Sen de o görevlilerden birisin. Yani bir görev hatırlatması var. Yukarıda ne diyor? Sen uyar, inzar et. Peygamber de olsa bir kişinin görevi inzar etmek/uyarmak. Sen hidayet veremezsin. Hidayet bize ait. Zaten zıddı olsa idi, Ebu Talib yaşarken Müslüman olurdu. Ne diyordu onunla ilgili ayette? “Senin üzüldüğünü biliyoruz (fakat) sen sevdiklerini hidayete eriştiremezsin, hidayet bize aittir“.

Burada Rabbim sistemi gösteriyor çünkü Rabbim’in indinde hakikat ve hikmet farklı. Müslümanın tebliğ görevi vardır. Hem temsil görevi vardır hem de çevresine tebliğ görevi vardır. Sen köşende yaşayamazsın İslamiyeti. Cihat edeceksin. Ya bilinen anlamı ile cihat edeceksin ya da bildiğin gerçekleri çevrene yaymak için gayrette bulunacaksın. Kendinle ilgili bir şey o. Hiçbir mutasavvıf cihattan geri kalmamıştır. Veysel Karani Hazretleri üst örneklerindendir. Savaşta şehit olmuştur. Bunu unutmayalım. Herkesin bir cihat görevi var. Fakat bir yere kadar. Asıl hidayet buradaki ifadesi ile ölüleri diriltmek Allah’a mahsustur. Diyor ki işte burada “Biz diriltiriz, biz, bizden başkası değil“. Buradaki üçlü vurgu işte bunu gösteriyor.

Bakın ne kadar ilginç. Hepimiz ahirete inanan insanlarız. Hepimiz öleceğiz. Allah tabi ki bizleri diriltecek. Dirilten de Allah. Ama işte bu önceki/dirilere özgü kısmı ile değerlendirdiğimizde olay farklı oluyor. Çünkü 69. ve 70. ayetinde ne diyordu:

(69) …in huve illâ zikruv ve gur’ânum mubîn.(اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُبٖينٌ) – Bu şüphesiz Kuran’ı mübindir.

(70) Liyunzira men kâne hayyen…. (لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا ) – Hayatta/hay olanları inzar etmek için. İnzar kelimesi burada da geçmiş. Hay(diri olma konumu) burada da geçmiş. Demek ki Yasin birinci anlamı ile hay olanlara hitap. Bu uyarılar, bu zikir ölü kalpleri diriltebilir. Sen inzar et. Bir ayette ne diyor? Sen zikret, umulur ki zikir(ikaz) fayda verir. 

ve nektubu(نَكْتُبُ) – yazarız. Ketebe yazmak fiili, nektübü biz yazarız, yazıyoruz, yazacağız. Bu üç zamanı da kapsar fiili muzari. Neyi?

mâ gaddemû (مَا قَدَّمُوا) – onların takdim ettiklerini. Yani önden gönderdiklerini, önden ileriye doğru gönderdiklerini. Bu bazı meallerde öncelikli hale getirdikleri manasında da kullanılabilir. Yani kademe kademe. Kademe kademe herkesin bir önceliği var. Neyi öncelikli hale getirdim? Yani birinci sırada Allah var, ikinci sırada Resul, din. Yoksa bu değişiyor mu? Önceliklerin ne? Hani bazı şeyler dinin, hatta Allah’ın önüne mi geçiyor? Hatta din Allah’ın önüne mi geçiyor? vb. Ama birinci manası ile takdim ettiklerini. Daha evvelden gönderdiklerini de biz ne yapıyoruz? Yazıyoruz.

ve âsârahum(وَاٰثَارَهُمْ) – Eser kelimesinin çoğulu. Onların eserlerini, izlerini de yazarız. Bu ne demek? Yani yaşarken hepinizin yaptıklarını biz kaydediyoruz. Rabbim bunu ikiye ayırmış. Birincisi; senin önceden takdim ettiğin şeyi orada görüyorsun, bulacaksın demek. Yani olumsuz anlamda bir örnek var. Cehennemde ateş yok diyorlar. Neden? Kişi oraya önceden gönderiyor zaten. Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem var ya. Kişi buradan götürüyor diye bir ifade var dini ifadelerde. Yani sen önceden oraya yaptıklarınla yerini hazırlıyorsun orada. Aynı şekilde pozitifte de sen oraya sundun. Mesela Hz. Aişe ile Peygamber Efendimiz’in bir diyaloğu var kurban bayramında. Kesiyor kurban. “Ya Aişe ne yaptın?” diyor Peygamber Efendimiz(SAV). “Üçte ikisini dağıttım, üçte biri bize kaldı” diyor Aişe Annemiz. “Öyle deme Aişe. Üçte birini dağıttım, üçte ikisi bize kaldı, de” diyor Peygamber Efendimiz(SAV). Çünkü gitti ya, Allah onu yazmadı mı? Gidince karşılığı orada bulunacak. Üçte birini orada bulmayacaksın, üçte ikisini orada bulacaksın. Ama dünya mantığı ile baktığında yok. Kayboldu, havaya gitti. Ama sistem öyle işlemiyor. Mesela şu duvarın arkası ahiret diyelim. Hadi şu kalemi, sandalyeyi diğer tarafa sokalım. Duvarın içinden geçsin, öbür tarafa geçsin. Gidiyor mu? Gitmiyor. Ama Allahu Teala öyle bir sistem koymuş ki senin Allah yolunda infak ettiğin oradan geçiyor. Ahirete gittiğinde de onları görüyorsun. Ama burada kendi adına kullandıkların, Allah adına kullanmadıkların ya da Allah adına kullandığını zannedip de Allah için olmayanları ise orada bulmuyorsun. Orada “gerçekten Allah için” yaptıklarını bulursun. “kaddeme” o, önden  takdim ettikleri. Gönderiyorsun. Mesela bir yere taşınacaksın. Yeni sistemde ne yapıyor? Tırı yüklüyorsun önceden yolluyorsun. Bir bakıyorsun gittiğinde oh hazır. İşte ahiret böyle bir şey, taşıma şirketleri var. Onlara da mümkün olduğu kadar yüklemek lazım. Orada ihtiyaç olacak çünkü.

Peki “asarahum” ne? Eserlerini de yazarız. Şimdi bununla ilgili hadisi şerifler var. İnsan öldükten sonra amel defteri kapanır. Yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder:

      1. Sadakayı cariye

      2. Yararı sürekli olan ilim

     3. Ölenin ardından  dua eden hayırlı evlat

Şimdi işte bunlar eser oluyor. Yani gittin öbür tarafa ama burada işliyor. Fabrika gibi işliyor. Yani yanına kalıyor. Onlar da eser oluyor. Bunun negatiften kullanımı şöyle: “Ben bir şey yapayım da namım yürüsün”. Bilmem ne olsun? O dünyevi eser. Hakikaten dünyada kalıyor. Ama demin dediğimiz gibi. Allah için zannedip de Allah için olmayan şeyleri bulamazsın diğer tarafta. Onları hiç bulamazsın. Ama gerçekten Allah’ın rızasını kazanacak şeyleri eğer burada çalışan, işleyen, devam eden bir şekilde bir fabrika gibi burada bırakırsan senin arkandan da sürekli olarak oraya bir gönderim yaparsın. Asar olarak bunu yorumlamışlar.

Atalardan gelenler dünyevi miras oluyor. Öbür tarafa gönderdiklerimiz de uhrevi miras oluyor. Sadakayı cariye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlat. Bakın bunu cebinize koyun. Ahirette çok işinize yarar. Bunlar sürekli orada fabrika gibi gönderecek size sevapları. Bu Ebu Müslimde geçen kuvvetli bir hadistir.

Bir de negatif tarafı var. “Kim iyi bir uygulamaya öncülük ederse kendisine hem o davranışı hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin sevabı verilir. Yine kim kötü bir uygulamaya öncülük ederse kendisine hem o davranışı hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin günahı yüklenir. “

İşte bu da farklı bir eser. Yani bir şeyin önünü açtın ya, ayvayı yedin. Mesela Kuran’da olmayan bir hükmü varmış gibi gösterdin. Ya da var olan bir hükmü aslında Kuran’da yok dedin. Binlerce kişi de ona uydu. Bir de “kitaplarımı alın okuyun” dedi. Belki onlar onu hak zannettikleri için, iyi bir ilim adamına tabi olacaklarını düşündükleri için. Gerçi niyetlerinden yine sorguya çekilecekler ama, sen onca insanın günahını alarak gideceksin. Ne için? Neden?

ve kulle şey’in  – ve bütün her şey.

ahsaynâhu – Biz onu ihsa ettik. Nerede?

fî imâmim mubîn – imam-ı mübinde.

Burada her şeyde değişik bir şey var. Yukarıda takdim ettikleri bir de eserleri var. Bu küllü şey değil. Bir de küllü şey diye Rabbim ayırmış. Bunlar da var ama bir de küllü şey var.

Ahsaynahu – Biz onu ihsa ettik. İhsa kelimesi çok ilgin. Ve de önemli “el-muhsi” diye bir Esmaul Husna var. O nedenle çok önemli. Eğer 99 esma ve diğerlerinin içerisinde ise, Allahu Teala kendisine isim olarak koyduklarından ise bu fiillere dikkat etmek lazım. Bu kelimenin kökü çakıl taşı. Yani saymak, hesap etmek gibi alanlarda çakıl taşının ne alakası var? Eskiden bilgisayar yok tabi çakıl taşları ile sayacaklar. Hesaplarını çakıl taşlarıyla bilecekler. O yüzden buradan türeyen bir isim olmuş. Hatta Nasreddin Hocanın bir fıkrası var.

Eskiden takvim falan yok. İmsakiye de yok. Ramazanın kaçı olduğunu nereden bilecek? Bir kabın içine çakıl taşları atıyor. Yani ihsa yapıyor. Bir çocuk da tabi muziplik yapıyor bunu görmüş, bir avuç da kendisi çakıl taşı atmış kabın içine gizlice. Ramazanın ortalarına doğru cemaatten biri sormuş:  “Hocam bugün Ramazanın kaçı?”. “Dur sayalım” demiş Hoca. Saymış bir bakmış 45. “Ramazanın 45’i demiş. “Hocam nasıl olur böyle bir şey? demiş adam. “Valla sana mı inanayım yoksa bu çakıl taşlarına mı inanayım?” demiş Hoca.

Yani burada işte “ihsa” çakıl taşları ile saymak manasına geliyor. Biz fasulyelerle sayıyorduk. İşte bu fiilden kaynaklanan bir isim. “Addede” kelimesine çok benziyor. Addede, adetli olarak saymak manasına geliyor. Fakat bazı ayetlerden biz bakıyoruz. Mesela 14/34’te bir ayet var. İbrahim Suresi 34. ayet:

(وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا اِنَّ الاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ)

Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh, ve in teuddû niğmetallâhi lâ tuhsûhâ, innel insâne lezalûmun keffâr.

Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh  وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ ) – İstediğiniz şeylerin hepsinden size verildi.

ve in teuddû niğmetallâhiوَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ ) Allah’ın nimetlerini saymaya çalışırsanız

lâ tuhsûhâلَا تُحْصُوهَا  ) Bunu sayamazsanız.

Kelimelere dikkat edin. İki tane “sayamazsınız” var.

Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, sayamazsınız. Fakat Arapçada bu öyle değil. İlki “ve in teuddû” adet kelimesi, adetle saymak. Yani bir, iki, üç, dört, beş gibi saymak. Böyle saymaya kalkarsanız, bakın şunu diyebilir de yine “adetli olarak sayamazsınız” diyebilirdi. Yani “la teuddu” diyebilirdi. Ama farklı bir fiil kullanmış. Buradaki fiil “lâ tuhsûhâ”. Demek ki ihsa bizim bildiğimiz anlamıyla saymak değil. Mesela şöyle: Allah’ın üzerimizdeki biyolojik olarak nimetlerini sayalım: Göz, kulak, burun, ağız, el, kalp…. Ne yaptık biz? Saydık. Ama addede fiili ile saydık. Yani adetlendirerek saydık. Diğer sayamamak ne biliyor musunuz? Kavrayarak, idrak ederek. “Ya Rabbim bir göz vermiş ya, göz vermese idi biz nasıl algılayacaktık? Nasıl işitme şeyi olmuş? Böyle sivrisineğin nerede olduğunu anlıyoruz. Kafamızın üstünden geçiyor bir anda anlıyoruz. Bu kalp nasıl bir şey ya? Benim kolum odun kırarken yoruluyor ama kalbim doğduğumdan beri mola vermeden çalışıyor. Kalp kası yorulmuyor. Ya Rabbi nasıl bir şey? Bak ne yapıyorum burada? Sayıyorum ama idrakı ile sayıyorum. Kadrini kıymetini bilerek sayıyorum. Manasını bilerek ya da bilmeye çalışarak sayıyorum. Yani buradaki saymak biraz farklı. Kabaca bir sayış değil yani. Takdir ederek, bütün inceliklerine vararak demek.

Mesela bu konu ile birçok ayet var. Şu kısım ilginç. Geceleyin kalkıp da teheccüd namazı kılmak ile ilgili ayet var ya, orada diyor ki: “Gecenin çoğunda kalk kıl”. Sonra bir yumuşatma geliyor, “Ol” hükmü geçerli olmakla beraber. Yani nesih olmuyor. Rabbim sizin bunu sayamayacağınızı bildi de azalttı diyor. “Artık bundan sonra Kuran’dan kolayınıza geleni okuyun” diyor. Burada da aynı “ihsake” fiili kullanılmış. Meallerde ne geçiyor?

Yapamayacağınızı, yerine getiremeyeceğinizi bildiği için, fakat fiil saymak. Ne demek saymak? Değerini bilemezsiniz, anlamını bilemezsiniz, takdir edemezsiniz, gereklerini yapamazsınız manasında. Bu fiil bir de Esmaül Hüsna’da geçmiş. Tirmizi’de geçen meşhur hadis var ya: 99 esma meselesi. Kim ki bunları saysa işte orada “ihsa etse” diyor. Yani şu demek değil; 99 u sırasıyla say. E o zaman okursun geçersin. Ya da inanın biz yaptık bunu. Yarım günde ezberleniyor 99 esma. Denedik 99 ismi, yarım günde ezberlersin. Bu kadar kolay olabilir mi? Allah isterse tabi ki. Fakat Rabbim’in kastettiği bu esmalarını bir öğren. Yani bir hafızana al. Gerekli yerde de “Aaa Rabbim’in esması böyle tecelli ediyormuş, demek ki bu manaya geliyormuş” de, Rabbini tanı. Hani bilmenin en azından ilim anlamındaki ilk şeyini yap. İşte ihsa böyle bir kelime.

Bunu saydık diyor. Külli şeyin. Her şeyi saydık. Nerede? İmamin mübin‘de. Bütün tefsirlerde buna levhi mahfuz deniyor hemen hemen. Tamam, levhi mahfuz olabilir ama Rabbim levhi mahfuz dememiş. İmam demiş. Bakın burada imam ana kelime, mübin ise onun sıfatıdır. Biz biliyoruz ki önemli olan sıfatlanandır, sıfat değildir. Mesela büyük kalem. Burada önemli olan kalem mi büyük mü ? Kalem. Kalem dersin büyüğünü ekstra olarak söylersin. Burada da önemli olan imam. İmamlar bizim bildiğimiz imam. Önümüzde namaz kıldıranlar. Diyor ki “Biz her şeyi bir imamda saymışızdır(ihsa etmişizdir)”. Hayda? Nerede bulacağız bunu? Hah, işte mümin burada biraz açıklayıcı. Kuranın temeline bakmak bundan önemli. Yani Kuran’ın tefsiri yine Kuran’dır. Bakın Kuran’da bununla ilişkili ifadeleri söyleyeyim. “Kitabun mübin” var. Başka bir ayette “kitabu merkum” geçiyor. “Kitabu mektum” geçiyor. Bir de “ümmül kitap” geçiyor. Bütün bunları birleştirdiğimizde, evet doğru, kastedilen hep aynısı. Yani Rabbim’in levhi mahfuz dediği, kitabı mektum dediği, kitabı merkum dediği şey. Amenna. Peki neden bunu o ifadelerden biri ile kullanmamış da bu şekilde kullanmış?

Çünkü Rabbim bir kavramı bizim dünyamızdan olmayan ya da olsa da idrak ettirmek istediği, derinlerine vakıf ettirmek istediği şeyi Kuran’ın değişik yerlerinde değişik ifadelerle bulunduruyor ki mahiyetini bize ama dikkat “alakalısını” izah etsin. Bunu anlamak için bir kere kuranı tederrüs ve tedebbür etmemiz lazım. Bir oraya, bir oraya, bir oraya bakmamız lazım. Bunun için Kuran-ı Kerim’in Alemlerin Rabbi olan Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz lazım. Şimdi bir yerde “kitabı mübin” geçmiş. Burda “imamı mübin” geçmiş. Demek ki matematikte değişme özelliğine göre kitapla imam aynı şey.

Geçen hafta imam kelimesini inceledim. Çok ilginç. İmamın kelimesinin kökü Elif, Mim ve Mim harfleri. Buradan neler çıkmış? Amme kelimesi yani ümm. Buradan, aynı kökten. Teyemmüm kelimesi buradan geçiyor. Ümmet burdan geliyor, aynı kökten. Bununla ilgili bir sürü kelime var. Kökü ne imiş bunun? Kastetti, yöneldi demekmiş. Yönelmekle ilgili. Yani senin ilgin, alakan doğrultusunda olan ve senin yöneldiğin şey demekmiş. İmama da o yüzden sen yöneliyorsun, ona meylediyorsun. Bir yandan da anne gibi oluyor senin için. Sen de onun arkasından gidiyorsun. Ona tabi oluyorsun yani.

Kendisine yönelinen bir şey var, bu yönelinen şeye her şey kaydediliyor. Ve bu da bir kitap. Bediüzzaman hazretlerinin açıklamasına baktım. Biraz geri gideceğim, “ahsa” kelimesinin İngilizce karşılığına baktım. “to compute, to calculate , to count” yazmışlar. To calculate, hesap etmek. To compute, bilgisayarın fiili. 1400 sene evvel çakıl taşları ile saymak, çetele tutmak gibi yazmak anlaşılıyordu. Fakat bugünkü şey ile görüyoruz ki bilgisayar gibi hesap etmek, bir program haline getirmek manasına geliyor. Yani kainatın-dikkat burada-ana formülü, anayasaları, programları, planları. İmamı Azam dünyadakine örnek vermiş: Bir tane çam ağacının çekirdeğini düşünün. Kozalakları düşünün. Çam fıstığını düşünün. Toprağa gömdüğümüz zaman ağaç çıkıyor. Koskoca ağaç. Yaprağının nasıl olacağı, kaç tane dalının olacağı, başka ağaçlar için düşünün: Ne zaman meyve vereceği, ne zaman meyve vermeyeceği, yapraklarının ne zaman döküleceği, boyunun ne kadar olacağı, şunlar, bunlar, hepsi neyin içinde gizli? Çekirdek, tohum. Aslında tohum ama hepsi değil. O tohumun biliyoruz ki bir kısmı o toprağın içinde kendine gelinceye kadar, kökler oluşuncaya kadar besin. Onun içinde ne var? Çekirdekçik kısmı var. Onun içinde “ruşeym” deniyor biliyorsunuz. O ruşeymin içerisinde de ne var? DNA var. O DNA ‘nın içerisinde koskoca ağaç gizli. Şimdi kainatın çekirdeğini düşünün. Ana formülünü düşünün. Kainatın DNA’sını düşünün. İşte onun içerisinde de “imamı mübin” gibi ana program kayıtları. Neden kendisine yönelinen? Çünkü hem melekler, hem insanlar buna yöneldiğinde bir şekilde açıklayıcı unsurlar buluyorlar. Bakın neden açıklayıcı dedim? Bakın ne diyor burda? İmamı mübin diyor. İşte Rabbim sadece imam da diyebilirdi. Ama mübinle de işte bunu size biraz açıklayayım diyor. Mübin bütün kitaplarda “açık” deniyor. Doğru “açık” anlamı da var ama asıl manası “açıklayıcı” demektir. İsmi faildir. Mübin açıklayıcı demektir. Yani demek ki kitap her ne kadar levhi mahfuz gibi mahfuz(gizli), kitabu mektum gibi gizli de olsa açıklayıcı tarafları da varmış. Bir şekilde ona ulaşıldığında tabi. Yani Rabbim’in sistemi açıklayıcı. Bakın mesela DNA’ya gelelim. Bugün insan genom projesi tamamlandı. DNA’sı tek tek açıklandı. Şimdi gizli idi o iş, hiçbir şey anlaşılmıyordu. Şu an dikkatli bir şekilde yönelindiğinde açıklayıcı bilgi oluyor DNA.

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki “kitabı mübin”in yüzü şehadet alemine bakar, “imamı mübin”in yüzü de gayb alemine bakar. Çünkü gayb alemi şeydir. Biz biliyoruz ki mesela “tenzilel kitap” diyor ya kitabın aslı nerede? Levhi mahfuzda. Tek parça olarak gök semasına indiriliyor. Buna ne deniyor? İnzal deniyor. Oradan da tedrici olarak yavaş yavaş da tenzil oluyor. “Nezzele” fillinden gelir. Nezzele ağır ağır indirtmek demektir. Eğer bu kitap yeryüzü kitabı ise bunun aslı yukarılarda. Ama aslının mahiyeti, birebir bunun aynısı değil. Allah’ın kelam sıfatı ile kelimelere dökülmüş hali. Şimdi bu vahiyle inmiyor mu? İniyor. Kime iniyor? Peygamber Efendimize. Peygamber Efendimize nasıl iniyor? O’nun kalbine iniyor. Taha suresinde ne diyor ayette? “Sen onu unutacağın endişesi ile dilini oynatarak tekrar etme“. Şunu demek istiyor. Bu dilinle ilgili bir şey değil. Bunun özü bir öz olarak, nur olarak senin kalbine indirildi. Bunun aslı o. Bunu senin konuşmaya başlayınca kelimeler halinde çıkıyor. Halbuki kitabın aslı bu değil. Kitabın aslı bir nur. Bizim anlayamayacağımız bir program diliyle kodlu. Onun yeri de levhi mahfuz denilen o muhteşem alanda. Ama o alanın da özellikleri var. Şimdi Haluk Nurbaki Hocanın bir yorumu var. Şimdi bakın bir bilgisayar var. Bu bilgisayarın içerisinde anakart var, önbellek var, hafıza kısmı ayrı, klavye kısmı ayrı, girdisi çıktısı ayrı değil mi bunun içerisinde. Ekran kartı var, grafik işlemci var, ses kartı var. Ama bunun hepsi bir computer(bilgisayar). Levhi mahfuzu da böyle düşünürsek, onun da işlevsellik alanları farklı.
İşte Haluk Nurbaki Hoca diyor ki: İmamı mübin onun, kayıtlarının yer aldığı programla ilgili bir kısmı. Bunu nereden anlıyoruz? Bu, imamı mübin ifadesine baktım Kuranı kerimde. Bir de 15/79’da geçiyor. Hicr Suresi 79: ayet: İki tane kavimden bahsediyor. O kavimleri Rabbim helak etmiş. Eyke ve Medyen kavimlerini yok etmiş.  Diyor ki: “Onlardan intikam aldık”. Fentegamnâ minhum – ( فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ )

ve innehumâ lebi imâmim mubîn – ( وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُبٖينٍ ) Onlar imamı mübin üzerindeler, gibi bir ifade. Yani bunu şöyle yorumlamışlar: Açık bir yol üzerinde. Yani sen gittiğinde onları görüyorsun gibi. Ama Rabbim’in imamu mübini burada kullanması boşa değil. Ne var burada? Açık bir imandadırlar. Yani diyor ki; hani burada “ölüleri biz diriltiriz” ve “bütün eserleri yazdık” diyor ya. Bırakın kişisel anlamını. Bu Hicr Suresindeki yeri anlatıyorum. Kavimler boyutunda da onların başlarına gelenleri, biz zaten imamu mübine kaydetmiştik.

Burada bakın “ahsayna” derken zaten fiili mazi kullanılıyor. Yani geçmiş bir ifade kullanılıyor. İkinci manası da “Önceden bütün olacaklar, kuran ilmi içerisinde zaten kayıtlı, belli”. Şimdi bakın zaman bize göre geçerli, Allah indinde zaman yok. Allah zamanın yaratıcısı bizim için zaman geçiyor geçmiyor. Allah zamandan berî. Çünkü zaman varsa bir bitme durumu söz konusu. Fanilik söz konusu. Zamanın olduğu şeyde fanilik vardır. Allah fani olmadığı için, baki olduğu için. Zaman onun için değildir. Zaman “kün” emri ile mahlukatı içindir. Dolayısıyla Rabbim bir sistemi murat ettiğinde “kün feyekun” dediğinde “İnsanların kendi iradeleri ile kendi tercihleri ile yaptıkları hepsi belli oldu“. Rabbim’in ilmi ile. Rabbim’in bilmesi ile.

Ve bu da bir yerde kayıt edildi tabi ki. Yani insanlara doğaçlama bir şey veriliyor. Hadi oynayın deniyor. E kamera ile kaydediliyor. Bunun eskisi teypler geliyor, kaydediyor, bitti. Yani yönetmenin bir şeyi olmadı orada. Varsayım üzerine. Kişiler oyuncular kendi iradeleri ile yapmadılar mı? İşte o plak, disk, video kaseti ne derseniz deyin belli. Yani oyun bir anda bitti. Rabbim indinde ama. Biz o süreci yaşıyoruz. Kendi iradelerimizi kullanıyoruz. Bu böyle olmaz. Allah’ın cennet ya da  cehennemi yaratma mantığı kalmaz. O zaman şu olur. Yani şunlar şunlar cennete girsin derim. Şunlar şunlar cehenneme girsin derim. Olur da bu da zalim Tanrı olur felsefi olarak. Bu değil. işte bütün bu ilerde olacakların yazıldığı yer “imamu mübin” ya da “levhi mahfuz”dur. Onun da bir kısmı kayıt mekanizması. Yani sistemi bu şekilde kurmuş, Allah’ın bir sisteme ihtiyacı yok aslında. Ama hep sistemle bilinmiş. Yani melekleri kayıt edici olarak kullanmış. Hatta diyor ki “Biz resuller gönderdik”. “Onların önlerinden ve arkalarından melekler  gönderdik ki onları ihsa etsinler, yazsınlar” diye diyor. Ya Rabbim görmüyor mu? Şahit değil mi? Ama sistemi bu şekilde kurmuş. İşte bu kurduğu sistemin içerisine de levhi mahfuz gibi kitabı mübin gibi imamı mübin gibi öğeler yerleştirmiş. Yani Rabbim bu Yasin Suresi’nin özellikle ilk sayfasında, o da çok güzel denk gelmiş arkadaşlar. Yasin Suresinin ilk sayfası okunur genellikle ilk rekatlarda, ikinci sayfa bir hikaye ile başlıyor. Hani “Vadrib lehum meselen ashâbel garyeh” gibi. İlk sayfasında bir sistemi anlatmış. Kitaba yemin ediyor. Rasulullah(SAV)’in hangi amaçla gönderildiğini söylüyor. Sıratı müstakimi tanıtıyor. Allah’ım bunu indirmeyebilirdi ama “tenzil ettim” diyor. Çünkü “Ben Azizim aynı zamanda Rahimim bu kitabı okursanız siz zikir olduğu için hidayete kavuşabilirsiniz ama bunun için boynunuzdaki halkaları çıkarın. O kibir halkalarını çıkarın, geçmişteki o şeyleri de bırakın, teslim olun. Teslim olduğunuz takdirde ben size kapılarımı açacağım. Size hem mağfiret edeceğim, hem geçmişinizi sileceğim hem de size ecir vereceğim. Hem bu dünyada size ikramlarda bulunacağım hem de ahirette bunun  karşılığını siz göreceksiniz. O yüzden inat etmeyin, yapılması gerekenleri yapın. Çünkü hidayet benden. Bu inzar eden ben uyarandan da değil. Sizler aslında farkında değilsiniz ama ölüler gibisiniz. Ben sizi dirilteceğim. Dirilten de benim. Benden başkası değil. Ben dirilteceğim, size hidayet vereceğim. Buna göre dikkat edin. Şunu da unutmayın. O gerçeği anladınız mı? Siz dünyada yaşarken bir şeyler yapacaksınız. Ve bu yaptıklarınızdan benim rıza-ı ilahim doğrultusunda olanları ahirete takdim edeceksiniz. Kötü olanları da takdim etmiş olacaksınız. Bir de dünyada bıraktığınız sistemler yaşayacak. Bu sistemler de sizin lehinize ya da aleyhinize sürekli fabrika gibi gönderecek. Dikkatli olun. Çünkü biz her şeyi yazmaktayız. Bırakın yaptıklarınızı, öyle bir sistem kurduk ki bu sistemin içerisinde her şey bir ana program gibi bilgisayar programı gibi işlemekte. Her şeyin de bir formülü var. Yani bizim sistemimizin muhteşemliğini görün. Ona göre de yaşayın.

Bununla ilgili olanları da Yasin’in diğer kısımlarında Rabbim hikayeleştirmiş, anlatmış, öğütler vermiş. Hikaye gibi görünen kısımların içerisinde neler söylemiş neler. Misal olarak bir kişiden örnek vererek o Habibi Neccardenilen kişinin de kurtulduğunu örnek vermiş. İşte o sen o kimseyi uyarırken ki kişiyi anlatmış. Ve Habibi Neccar ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Belki de bir vakit namaz kılmadı. Sadece şeylerine uydu ve Allahu Teala onu öyle bir öldürüşle öldürdü ki ölürken bile cennetle müjdelendi. Bu esnada bile acımış, şey yapmış. İşte o kişi kim? Burada anlatılan. Sen ancak o kimseyi uyarabilirsin ki o zikre tabi olur ve gaflet haşyetten gaybte Rahmandan haşyet duyar. İşte onlara, eğer biz onlardan olursak bizlere bir mağfiret var. Hangimiz mağfirete muhtaç değiliz? Peygamber Efendimiz bile günde bir rivayete göre 70 bir rivayete göre 100 kez Estağfurullah çekiyor. Kendi durumunuzu düşünün. Kim mağfirete muhtaç değil? Hem Rabbim mağfiretle müjdeliyor hem de bir ecir ki kerim, müthiş, artan, sürekli seni nice güzel hallere getiren hem bu dünyada hem ahirette bir şeyle müjdeliyor. O yüzden Allahu Teala bizleri bu kitabın Allah’tan bir indirme olduğunu, içerisinde nice hikmetler olduğunu bilen, işte o zikre tabi olan, ve bunun gereklerini yapan, Allah’tan da layıkıyla haşyet duyan kullarından eylesin. Ahirete de güzel şeyler takdim etmemizi, önceliklerimizi belirleyip en yukarılara Allah’ı ve dini almayı, Resululah’ı almayı, Allah’ın razı olduğu şeyleri almayı, daha sonra diğerlerini kademe kademe aşağılarda almayı nasip etsin. Allah da bizi bu Kuran’ın hikmetlerine, inceliklerine vakıf eylesin. Bunları da amelimiz eylesin. “Amele geçmeyen her ilim, eşeğin sırtındaki yüktür” Kuran’ın ifadesi ile. Allah da bizleri bundan sakındırsın. Allah bizi Kuran’dan ayırmasın. Sürekli onla meşguliyet halinde olanlardan eylesin. Yanlışlarımız olduysa da hakkı söylemeye çalıştık. Elbette hatalarımız var. Kasti değildir inşallah. Bundan da affola. Sizlerin de kulaklarına benim tarafımdan yanlış bir şey gittiyse, hakkınızı helal edin. Allah bizi her şeyin en doğrusuna eriştirsin inşallah.

Selamun aleykum, sadakallahulazim ve ahiru davauhum enil hamdullilahı rabbil alemin.

Onların dualarının sonu elhamdulillahi rabbil alemin demektir.

veahuruddavahum enilhamdülillahi rabbil alemin.

El fatiha.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YASİN (3.Sohbet) 12.Ayet(Sezon Finali)

SOHBETİ DİNLE:



DİNLEMEK VEYA İNDİRMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/psvzi5EUs6ndB


YASİN 12. AYET:

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ

İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârahum ve kulle şey’in ahsaynâhuimâmin mubîn(mubînin).

1. innâ : muhakkak ki biz
2. nahnu : biz
3. nuhyi : diriltiriz
4. el mevtâ : ölüler
5. ve nektubu : ve yazarız
6. mâ kaddemû : takdim ettikleri şeyleri
7. ve âsâre-hum : ve onların eserleri
8. ve kulle şey’in : ve herşey, hepsi
9. ahsaynâ-hu : onu saydık
10 : içinde
11 imâmin : önder, rehber, imam
12 mubînin : açıkça, apaçık,AÇIKLAYAN

” Muhakkak ki Biz, ölüleri diriltiriz,BİZ !.. Ve takdim ettiklerini ve onların eserlerini yazarız. Ve herşeyi İmam-ı Mübin’de  saydık (tespit ettik).”