Yasin Suresi (7.Sohbet)

Yasin 7. Sohbet. 20. Ayetten itibaren.

Geçen hafta ve ondan önceki hafta 18 ve 19. ayetleri anca işlemiştik, bugün 20. ayetten devam edeceğiz. Fakat geçen hafta da bir iki yer eksik kaldı son bir iki kelime ve bir de kuş meselesine hafif bir değineceğim. Çok ilginç ve önemli bir konuydu. Gelen tepkilere istinaden söylüyorum. Devam edeceğim. Biliyorsunuz kuş bir uğursuzluk anlamında kullanılıyordu. Onlar diyor ki; müşrikler, inanmayanlar diyeyim inkâr edenler mürsellere ne diyorlardı? “Uğursuzluk geldi ve bu uğursuzluk sizin yüzünüzden” diyorlardı. Resuller de diyor ki; “Uğursuzluk sizin kendinizledir gibi gözüken ama teferruat ile baktığımızda uğursuzluk olarak gördüğünüz şeyler sizin düşünce sisteminizden kaynaklanıyor. Siz kendinize bakın olayları yorumlarken yanlış yorumlamayın” şeklinde bir ifade vardı.

Teferruatına indiğimizde, İsra suresi 13. ayette geçen “Biz onların kuşlarını boyunlarına astık ve ahirette de o kitapları önlerine açılacaktır” dan da istifade ederek, sanki kişilerin boyunlarında manevi bir çip olduğunu, düşünce sistemlerinin hem sebebi hem de kayıt mekanizması olduğunu belirtmiştik. Bu Enam Suresi 38. ayette de daha sırrani manalarıyla o yukarı doğru gidişatta, terakki deniliyor buna, nefsini ve anlayışını yukarı doğru çıkaranlarda da, kuşla ifade edilen bir timsal sistemi olduğunu söylemiştik. Bunu meraklısına ifade etmiştik. Orayla ilgili bir iki küçük şeyle devam edeceğim.

Kuş deyince bir kaç şey aklıma geldi, Ruhul Kudüs var biliyorsunuz Cebrail Aleyhisselam Hristiyan kültüründe o üçlemenin, yanlış olan üçlemenin, teslis deniyor biliyorsunuz. O üçlemenin içinde yer alır. Yani Allah deyince onların üç şey aklına geliyor. Allah, oğul ve kutsal ruh. İşte kutsal ruh pek iyi izah edilmiyor. Bakın internette hep böyle Hz.İsa ve Allah kavramı geçmiş. Fakat Ruhul Kudüs’ü biraz üzeri kapalı geçmiş. O Cebraildir aslında, Cebrail Aleyhisselamdır. Onu tanrı olarak ifade ediyorlar. Yani onda o kadar olağanüstülükler görüyorlar ki, Tanrı üçlemesinde biri olarak kabul ediyorlar. Onun simgesi kuştur mesela. Mesela hani bu ipucu olsun diye anlatıyorum. Hani yukarı terakki dedik ya, ruhani alana yakınlık anlamında söyledik.

Bir şey daha söyleyeceğim, bunu Münir Derman hocanın bir hikâyesinde anlatıyordu. Mağara olayı var ya, Peygamber efendimizin Hz. Ebubekir ile beraber hicrette, Sevr mağarası. İçeri girdiklerinde Rabbim onları neyle setrediyor kapıdan? Örümcek ağı ve kuşla. Bir güvercinle. Şunu ifade ediyor; tamam o güvercinler içeri girdikten sonra oluştu fakat onlar gittikten sonra Resulullah ve Hz. Ebubekir o yuvayı yıkarak ve kuşları kaçırarak mı dışarı çıkmış olabilir rahmet peygamberi? Dolayısıyla o kuşun hikmeti ne olabilir diye sorduğumda, hani bu cevaplar geldi benim aklıma. Hani Ruhul Kudüs ile ilişkili olan bir şey aklıma geldi. Hani bunu da söyleyeyim dedim. İlginç bir şey.

Bir de aklıma şey geldi hani yüzlerce misal gelebilir ama üçünü not etmişim burada. Birisi de Fil Suresi. Ebabil kuşları geliyor. Bakın Kur’anda hiçbir şey boşu boşuna değildir, Kur’an da bir tarih kitabı değildir. Tarihten bilgi verir ama tarih kitabı değildir. Orada kuş diyorsa, fil diyorsa neden Kabe’yi yıkmaya geldikleri hikayede bunlar varsa bunların hep bir yeri vardır. Bakın “Yasin. Vel Kur’anil hâkim”(يس وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ) derken, hâkim kelimesinin anlamlarından birisi neydi? Muhkem. Yani buna İngilizce knitted deniyor. Yani örülmüş. Yani bütün bir örgüyle örülmüş. Kur’anın bir yerindeki bir ifade diğeriyle pekişmiş, örtüşüyor anlamında. Yani rastgele geçmiyor anlamında. Dolayısıyla orada bir kuşlardan bahsediyorsa, muhakkak bu Yasin’de 19’daki, işte İsra 13’deki ve Enam 38’dekiyle bir bütünlükte. Diğer yerde geçen kuşlarla beraber.

Bakın ne vardı fil hikâyesinde? Hikâye olarak geçiyor. Orayı yıkmaya gelen var ya, Ebrehe. Aslında inançlı. Hristiyan inancından birisi. Daha Müslümanlık gelmemiş. Fakat kıskançlığından ötürü. Yani neden insanlar bu Kabeye geliyorlar da benim yaptırdığım, çevresini dolanmalarını istediğim yere gelmiyorlar diye hasedinden geliyor oraya. Bir haset suçu var. Bunu unutmayalım. Yani oraya giden inançsız değil. İnançlı. Bak buradaki “Rahman bir şey indirmedi”ye götürür. Rahman diyor ya orada yani Rahman bilgisi çok ilginç. Yani Allah diye bir şey yoktur demiyor. Rahman kavramına erişmiş, o bir şey indirmemiştir diyor. Buraya inançlı biri gidiyor. Peki Kabe neyi temsil ediyordu biliyor musunuz aslında? Birçok timsali var ama Kabe’nin çevrelediği toprak örtüsü özel bir toprak. Bir ayete göre Adem’in yani ilk insan Hz. Adem in yaratıldığı toprağın o alandan alındığı söyleniliyor. Ebrehe gidiyor oraya, o toprağa gidiyor. Peki kuşlar işte buraya kuşlar diyeceğiz, ne atıyor kafalarına? Siccil. Onun ifadesi siccil. Siccil pişirilmiş demek. Biz biliyoruz ki Âdem in yaratılması ile ilgili şeylerden, topraktan yaratıldı filan birisi de pişmiş topraktan yaratıldı diye bir ifade var ayetlerde biliyorsunuz. Şimdi kafa neyi temsil eder? Düşünme sistemini değil mi? Düşünme sistemine kendi yaradılışından bir nesne ile Rabbim helak ediyor. Yani şu mesaj veriliyor; ya sen nereyi yıkmaya gidiyorsun? Senin yaratıldığın toprağı yıkmaya gidiyorsun. Oranın kutsiyetine karşı olarak. Ben de senin aslının yaratıldığı mıntıka olan, ruhların timsali olan kuşlar aracılığıyla, senin yanlış düşünce sistemine senin yaratıldığın ???8.18 atarak seni cezalandırıyorum. Yani işte bunları birleştirdiğimizde Kur an bir bütün ya, böyle bir sonuç çıkıyor. Yoksa rastgele okuduğunuzda Fil suresini bir anlamı yok. Ama kuş ne? O taş neyi ifade ediyor? Neden onların kafasına gidiyor? Ve yenilmiş ekin haline getirdik diyor. Me’kul diyor. Me’kul, ekele fiilinden ismi mef’ul, yenilmiş anlamında. Neden? Fil de neyi temsil ediyor biliyor musunuz? File bakın yiyip yiyip şişer. Değil mi? Hortumu da vardır. Şişer. Yani demek ki o zihniyette olanlar, dünyada yiyip içip semirmekle uğraşan insanlar yani düşünce sistemi kalmamış, ona da bu ceza veriliyor. Cezanın şekli bak semadan geliyor, o geçen hafta bahsettiğimiz kuşlar tarafından geliyor. Ruhani kısımdan. Kabe’yi yıkmaya gidiyor. Kabe neyi temsil ediyor yani senin yaratıldığın?? 9. 22 yani nasıl bir ceza ki Allah kişiye cezayı kendisinin yanlışı tarafından veriyor. Seni seninle cezalandırıyor.

İşte “tairikum meakum”(طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ ) “kuşunuz kendinizedir”. Düşünce sisteminiz, yanlış düşünce sisteminiz bu sonucu doğuruyor. Bir de şundan bahsetmek istiyorum, bu güzel bir nokta oldu. Ben de anladığımda çok etkilenmiştim. Bu geçen ders Kayhan Bey sizden rica ediyorum hatırlatın, bu hani size “vadrib lehum meselen”(وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا) diyor ya, mesel verildi, o meseleler hep birinci sayfadaki geçen kelimelerle ilgili örnekler veriyor Rabbim bu kalan kısmında.

Bunu kelime kelime yakaladım ama hani toplu halde vermek istiyorum. Buna misal olarak vereceğim ama haftaya bu sayfa bittiğinde yan sayfaya geçtiğimizde, hani bu birinci sayfadaki hikâye nereye tekabül ediyor onu toplu halde bir verelim bir zahmet hatırlatın. Ama şunu söyleyeceğim bakın “meakum” diyor ya; “tairukum meakum”, kuşunuz sizinledir. O İsra Suresi 13. ayette de diyor ya, “boynunuza astık”. O ilk sayfada hatırlıyor musunuz? Biz onların boyunlarına halkalar geçirmişiz derken de işte buraya bir işaret var. Bir şey dikkatimi çekti, bakın Allahu Teala maddiyat ile maneviyatı ayırt ettirmiyor bize. “âlimul ğaybi veş şehâdeh”( عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ )/ Haşr 22. derken bu var. Bakın gayb ve şehadet bir alem ya, ikisinin toplamı kulli alem. Bizim şahit olduğumuz alem var bir de gayb var. Gayb bizim şahit olamadığımız alem. Şöyle bir söz var gayb görünmeyen değil, görülemeyendir diye. Yani bizim ona erişemediğimiz. Dolayısıyla biz görebildiğimiz şahit olduğumuzda ne oluyor biliyor musunuz? Gayb alemi küçülüyor, şehadet alemi büyüyor. Biz görebildiğimiz yerde hepsine hâkim olduğumuz yer şehadet alemi olacak. Yani bilgi bu şekilde. Bunu gibi maddi ve manevi şeyler aslında iç içe. Örtüşür. Biz ayırıyoruz onu. Hani tasavvuf ve şeriat olarak ayırıyorlar ya, hayır iç içe onlar. Hepsi beraber. Bunu niye anlatıyorum, işte hani “kuşunuz boğazınızdadır” derken de tiroit beziyle etkileşimini söylemiştik ya izdüşümü olarak. Boğazınızdadır diyor, bir bakılıyor orada kanadını açmış kuş gibi değil mi? Rabbim orada birleştiriyor.

Bir misal aklıma geldi, Alak Suresinde “biz onun perçeminden tutarız, yakalarız” diye bir ifade var. “Nasiyetin kazibetun hatiye”(نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ) diye vardı orada hatırlarsınız belki. Orayla ilgili internette yine bir yorum okumuştum, aynı tiroit bezine benziyor. Perçem nerede? Alnın üst tarafında değil mi? Dikkat edin saçların örttüğü alan yukarıda. Özellikle şunu diyor; saçların döküldüğü alana dikkat edin beynin olduğu alandır diyor. Beynin olmadığı alan en son dökülen alandır. Tersinden gidersek, saçların döküldüğü alan beynin kapsama alanıdır. Bakın enselerde ve şakakta beyin izdüşüm alanı yok. Değil mi? Onun gibi. Perçemin olduğu yer de, alnın üst tarafı yani beynin ön bölgesi. Buna frontal lob deniliyor. Ön lob. Ön lobun özelliği ne biliyor musunuz? Muhakemenin olduğu alan. Muhakeme ne demek? Doğruyu yanlıştan ayırt etmek. Bir şey önünüze geliyor.
Bakın ilginç, buluğa ermemişlerde o alan tam gelişmiyormuş. O yüzden çocuk çok tereddütlüdür. Annesine babasına sorar, sen karar ver desen, karar veremiyorum ne yiyeceğime ne giyeceğime der. Onu suçlamamak lazım çünkü o frontal lob tam gelişmemiş, o tam rüşte ermemiş ya da buluğa ermemiş tam karar veremiyor. İşte anladınız mı? Ne zaman ki o alan gelişiyor, çocuk sorumlu oluyor artık. O yaşa kadar sorumlu değil. Akıl baliğ denilen baliğa ulaşmak demek. Şimdi frontal lob hükmetme alanı. Kararlardan bir karar verebilme alanı. İşte yanlış karar verdikleri için, hani ölçtü biçti, nasıl da ölçtü biçti, kahrolsun nasıl da ölçtü biçti deyip de eleştirilen kişinin o alanı neresi biliyor musunuz? İşte bu frontal lob. İşte oradaki maddesel şey ne? Perçem. İşte biz ahirette onu perçeminden tutup sürükleriz diyor. Bakın manevi bir alanla maddi alanın birleştiği yine bir şey. Aynı tiroit bezinin olduğu gibi. Bunun gibi ne kadar çok alan vardır vücudumuzda siz düşünün. Bu ilmi de bu şekilde değerlendirmek lazım.
Dünya ve ahiret beraber. Ayıran biziz. Rabbimin ilminde hiçbir şey ayrı değil. Kuşlarla ilgili bunu söylemek isterim, çok şey konuşulabilir ama teferruata girilir meraklısı bunları düşünür, geliştirir.

İki nasıl kalmıştı on dokuzuncu ayette? “ein zukkirtum”(اَئِنْ ذُكِّرْتُمْ )

Yani şöyle olsa da mı????

zukkirtum(ذُكِّرْتُمْ) tüm siz, geriye ne kaldı zukkira. Zukkira ne demek? Kökü bunun zekera, zikir fiilinden. Zekera çok ilginç buna da değinmek istiyorum. Ayetlerde ilerlemiyoruz ama bunlar müthiş kavramlar. Ben kavramlar üzerinde çok duruyorum ve çok faydası oluyor. Zekera fiili neymiş biliyor musunuz zikir fiili? Normalde unutma olma durumunda, unuttuğun bir şeyi hatırlamak demek. Bugün müfredat diye bir terimler ansiklopedisi var orada gördüm. Hafaza fiiline benziyor. Hafaza hıfz etme. Farkı hafıza sürekli hatırında yani. Fakat zekera olunca unutma durumunda oluyorsun onu hatırlıyorsun. Unuttuğun bir şeyi tekrar hatıra gelmesi gibi. Yani kökü buradan kaynaklanıyor.

Hatırlıyor musunuz şunu demiştik, zikir fiilinin zıttı Gaflet demiştik. Bakın gaflet ne demek? Normalde hatırlaman gereken bir şeyi unutmak. Hani gaflet anıma denk geldi diyor yani. Gelmemesi gerekiyor. Normalde aklında olması lazım, o geldi. Bu durumda hıfzanın zıttı ne oluyor? Nesiya unuttu. Tamamen hatırdan çıkması. Gaflet ne? Hatırda olması gereken bir şeyin o anda unutulması. Zikir bu anlamda önemli. Çünkü buradaki manasına gidecek de onun için söylüyorum. Zukkirtum ise bunun başkası tarafından yapılması. Meçhul bir ifade. Edilgen bir ifade. Yani zekera ben hatırladım. Zekkera ise başkasına hatırlatma. Yani bunu biraz teknik bir ifade olacak ama burada Arapça talebeleri var ona söylüyorum zekera lazım bir fiil. Geçişsiz bir fiil. Kişinin yapanın kendisini ilgilendirir. Ben hatırladım. Ama oradaki “k” ye şedde geldiği zaman zekkera ne oluyor? Başkasına bunu hatırlatmak. Bakın anlam nasıl değişti. Size hatırlatıldığı zamanda mı böyle yapıyorsunuz diyor. Bakın bir şeyin hatırlanması için ne gerekir? Unutulmuş olması lazım. Unutulmuş olma durumu için ne gerekir? Onun daha evvelden bilinmiş olması gerekir. Hani yukarıda diyordu ya. Belagul mübin diyordu ya. Resuller ne yapıyordu? Açıklayıcı ve beliğ söz söylüyorlardı. Rastgele söz söylemiyorlardı. Bu ayette onun arkasına geldiği için, her kelimesine dikkat edersek içinde de sırlar açıklayıcı beliğ ifadeler olduğunu gösteriyordu. Size hatırlatılsa da mı? Neyi hatırlatıyor mürsel? Hani kuş en yüksek ruhani âlemi temsil ediyordu ya, yani o boyutta sizin aslını hatırlamanız gereken bir şey var. Ruhlar boyutunda. Yani elest meclisini ve kalubelayı hatırlatıyor. Hani siz böyle bir söz vermiştiniz, hatırlamıyor musunuz? Bak size bu hatırlatılıyor, mesajı var “enfussin” manalarında. Bak aleni manasında demiyorum. Derin manasında. Aleni manasına var diyor diğerinde. Ya size öğüt verilse de mi böyle yapıyorsunuz? Yani biz üzerimize düşen açık bir tebliğ. Başka bir şey yok. Sizi uyarıyoruz bakın. Siz uyarıcı mı uğursuzluk denilen şeyi ortaya çıkarmaya başladı gözüken. Ama derinde de hatırlatılıyor. Hatırlatılması için o şeyin daha evvelden bilinmesi lazım. Yahu ismi hatırlamıyor musun? Kişi niye kızar başkasına? Bildiği bir şey için. Bilmediği bir şey için kızmazsın ki. Demek ki onların dolayısıyla bütün insanların derin boyutlarıyla alt boyutlarıyla bildiği bir şey var, ama unutmuş, hatırlatılıyor. Ama o hatırlatıldığı şey nefislerinin işine gelmediği için boyunlarındaki o küçük beyin gibi olan mekanizma var ya onunla beraber muhakeme yapıyorlar, ama yanlış muhakeme yapıyorlar. Bu seferde karşındakini kendilerini değil karşındakini suçlayıcı bir haleti psikolojiye giriyorlar. İşte resuller de bunu diyor, “Ne oldu size, hatırlatılınca mı böyle yapmaya başladınız?” gibi bunun da bir ifadesi var.

Zikirle ilgili konusu değil ama bugün bir şey okudum çok hoşuma gitti bir ayet var Bakara Suresi 152. “Fezkurûnî ezkurkum”(فَاذْكُرُونٖى اَذْكُرْكُمْ) – “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim“. Bunun benzeri nerede geçiyor biliyor musunuz? Yine Bakara Suresinde geçiyor, ön sayfalarda. Bakara 40. ayette diyor ki: “Yâ benî isrâîlezkurû niğmetiyelletî en’amtu aleykum ve evfû biahdî ûfi biahdikum ve iyyâye ferhebûn”(يَا بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِىَ الَّتٖى اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْدٖى اُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّاىَ فَارْهَبُونِ) “Ey israiloğulları sizin üzerinize olan nimetimi hatırlayın zikredin”. Nimeti zikrettiriyor Rabbim orada. Kime? İsrailoğullarına. Ama asıl muhakkak olan sahabeler ve Efendimiz(SAV) de olmak üzere en üst bilinçteki iman etmiş olan Müslüman topluluğuna ne diyor? Beni zikredin. Bakın İsrailoğullarına nimetleriyle zikrettiriyor Müslümanlara ise zatıyla zikrettiriyor. İşte bu da Muhammed ümmetinin diğer ümmetler üzerine olan üstünlüğü.

Zikir de arkadaşlar tamamen zihinsel, kalbe yansıyan zihinsel faaliyettir. Allah’ı direk olarak düşünmektir. “Beni düşünün” diyor, burada bir müjde var. Çok ilginç ben de sizi o anda düşünüyor olacağım yani zikrediyor olacağım. Anıyor olacağım. Bu ümmeti Muhammed’e olan müthiş bir nimettir. Mesela bu ayetlerin benzerlerine baktım Hz. İsa’ya bile diyor ki; “Annen üzerine olan nimetimi düşün” diyor, anlıyor musunuz bu inceliği Muhammed ümmetine. Kendi “ezkuruni” diyor beni diyor zikredin ki bende sizi zikredeyim. Yani şunu diyor: “Beni zikrettiğinizde…” Doğru anlayın bakın. Tesbih değil tesbihle zikrin ne farkı vardı? Tesbihte belirli isimleri sürekli olarak tekrar etmek vardı bunu bütün mahlûkat yapıyor ama Allah eşlik etmiyor. Zikirde sen direkt ona hiçbir şey düşünmeksizin gerçekten ona doğru şekilde yöneldiğinde Allah devreye giriyor. “Ve le zikrullâhi ekber”(وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُ )ne demek? Allah’ın zikri en büyüktür. Bunun üstüne bir şey yok demektir. Konumuz zikir değil ama bugün gelen bir şeydi paylaşmak istedim. Yan alan gibi gözükse de, aslında kavramların içinde bir şey “bel entum gavmum musrifûn”(بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ) – “Hayır bilakis entum sizler bir kavimsiniz”. Nasıl bir kavim? Musrifun. İsraf eden bir kavimsiniz. İsraf etmek neydi? Bir şeyi harcamakta aşırı gitmek. Demek ki olayları muhakemede, olayları değerlendirmede yanlış yerde aşırı gitmiş bir kavim olma durumu var burada. Yeter herhalde bunlar. On dokuzuncu ayet için daha çok şey söylenebilir ama yirmiye geçmek istiyorum.

Bismillah.

Ve câe min agsal medîneti raculuy yes’â gâle yâ gavmittebiul murselîn

(وَجَاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدٖينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلٖينَ)

Ve câe(وَجَاءَ). Şimdi burada bir bir olay anlatıldı yukarıda, ikinci kısma/pasaja geçildi. ve câe geldi, nerden geldi?
Min aksel medineti(مِنْ اَقْصَا الْمَدٖينَةِ). Şehrin en uzak kısmından, aksel medineti. Akseli açıklayacağız. Kim geldi?
Racul(رَجُلٌ). Bir adam. Nasıl gelmiş?
Yes’â(يَسْعٰى). Say ederek. Yani bunu hacca gidenler bilir bu fiili. Say ederek, yani hızlıca yürüyerek. Koşmak değil, yürümek de değil, hızlı adımlarla. Câe(جَاءَ). Geldi. Şimdi burada gelmesi nereye? Mekâna gelmesi. Bakın gitti demiyor. Yani olayın ana merkezinde olan bir olayı anlatıyor. Câe geldi. Kim gelmiş?
Racul . Önce oradan gidelim. Racul ne demek? Bir adam. Ama burada birisi dememesi, yani men dememesi, bir kişi dememesi de özellikle rical demesi, rical erkek demek. Yani adam gibi bir adam geldi diyor. Hani o nice erler vardır ki; ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ın zikrinden alıkoymaz diyor orada övüyor. Yani erkekler vardır, ne erler vardır diye övüyor ya, burada da bir övgü var.
Agsal medîneti( اَقْصَا الْمَدٖينَةِ)’den gelmiş. Bakın burada ilk defa medine geçiyor. Halbuki yukarıda kariye geçmişti. Fakat medine geçmesi kariyeyi açıklıyordu. Yani herhangi bir köy değil de bir şehir olduğunu da yukarıda izah ediyor.

Ne demiştik derste? Medine şehrinin asıl ismi neydi? Yesrib idi değil mi?. Tayyibe deniliyordu, Yesrib deniliyordu. Fakat Peygamber Efendimizden sonra ne isim oldu? Medine, şehir. Bu İslam dininin bir şehir dini, bir kültür dini olduğunu göstergesidir. İşte burada da bunu gösteriyor. Fakat , aksa ne demekti biliyor musunuz? En uzak demek. Bu aksa kelimesini nereden biliyoruz biz? Mescid-i Aksa‘dan. İsra Suresinin birinci ayetinden biliyoruz değil mi?

Subhânellezî esrâ biabdihî leylem minel mescidil harâmi ilel mescidil agsallezî bâraknâ havlehû linuriyehû min âyâtinâ, innehû huves semîul basîr.

(سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ)

O Sübhan’dır, kulunu bazı ayetlerini göstermek üzere Mescidil Haramdan Mescidi Aksa’ya gece yürüyüşü yaptıran Rabbin şanı ne yücedir diye bir ayet var. Oradan en uzak mescid, nereye en uzak? Mekke’ye en uzak. Geçen gün yarışma programında vardı, kim beş yüz milyar isterde. Aksa kelimesi orada soru olarak çıkmıştı. O da bana bir ipucu gibi geldi. Hemen dedim ben bunu açıklayayım. En uzak kısmında. Peki neden Rabbim burada en uzak kısmı diyor?
Bir kere burada resulleri övüyor. Diyor ki; öyle güzel tebliğ ettiler ki, görevlerini en güzel hakkıyla yerine getirdiler ki, şehrin taa en ucundaki adam bile bu tebliğden nasiplendi diyor. Yani tebliğ konusunda diyor ki; yani siz yakınlarınıza da tebliğ edeceksiniz ama tebliğiniz, sizin ettiğiniz tebliğ, temsil ettiğiniz tebliğ, hatırlıyorsunuz geçmişte İslamiyet en güzel tebliğ şekli temsildir. En uzaktaki insanlara bile erişebilsin manası vardı burada hatırlarsınız. Yani oradaki adam bile, bir adam bile, bunu duymuş geliyor.

Şimdi burada başka bir ifade, tebliğin kime fayda vereceği belli olmaz. Bir ayet vardı; Zariyat 55 idi:

Ve zekkir feinnez zikrâ tenfeul mué’minîn

(وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنٖينَ)

Sen uyar diyor, zikret diyor, umulur ki zikir müminlere fayda verir. Bakın yakındaki kimseye fayda vermiyor, kime vereceği belli olmaz, uzakta bir mümine bile fayda verebilir. Sen yine tebliğini yap.

Yani biliyorsunuz denizde balığın karnına giren hangi peygamberdi? Yunus Peygamber. Yani tebliğ ediyor ediyor yok. Yani kızıyor ayrılıyor oradan. Rabbim cezalandırıyor. Senin görevin tebliğ diyor. Belki kalsaydın birkaç kişi iman ederdi. Zaten peygamberlerin kaderi de hep böyle ederler ederler, çok az kişi iman eder. Bakın Allah destekli, buna rağmen yok. Hidayetin, yani Allah’ın özgür iradeye ne kadar saygı duyduğunu imtihan yeri de bunun göstergesi oluyor. Yanılmıyorsam yedi senede kırk kişi iman ediyor Mekke’de. Allah Mekke’ye göre uzak olan yerde, Hz Musab’ın gittiği yerde kavimler iman ediyor. Ona göre “aksal medineti” oluyor yani bir şekilde. Belli olmaz bunun göstergesi kime vereceği belli olmaz. Buna Habibi Neccar deniyor. Hikaye kısmına girmeyeceğim de ben kelimeleri kaçırmadan diyeyim dedim.

Bir şey daha var; yes’a da ne var? Neden normal yürümüyor da koşarak yani koşmuyor da bakın, Rabbim burada orta yolu söylüyor müthiş bir ifade bayılıyorum. Yani yürüyerek de gelmiyor, koşarak da gelmiyor. Ama hızlı adımlarla geliyor. Vasat bir ümmet. Yani israf etmeyen bir ümmet. Hakkını vererek, ama abartmayarak ağırdan da almadan hızlı adımlarla geliyor. Yani diyor ki; siz de bir yanlışı düzeltme konusunda bir şey mi yapacaksınız ? Gayretli olun.

Say gayret demek. Gayretli yürüyüş demek. Hz. Hacer annemizi düşünürseniz, o iki tepelere gitme konusunda, ne kadar gayretli olduğunu düşünsenize. Say denilen fiilin ne olduğunu anlarsınız. Ama koşmayı sadece nerede yapıyor? Kâbe’nin gözükmediği iki alanda yapıyor. Bu hikaye edilen, hani bunu ilk derste anlattığım için değinmedim.

Habibi Neccar denilen kişi bunu yapıyor. O kadar çok rivayet var ki, kafa karıştırıcı. Kimisinin önceden Neccar, marangoz, ağaçtan putlar yaptığını, daha sonra bu tebliğ ile beraber iman ettiğini söylüyor. Bir rivayete göre hatta biraz sonra göreceksiniz, Allah Allah ne oluyor geliyor orada diyor ki; siz ne istiyorsunuz diyor, şundan. Para mı istiyorsunuz diyor, hayır. Ondan sonra iman ettiği ile ilgili rivayetler var. Bir rivayete göre peygamberimizin bir hadisine dayandırılıyor. Doğduğundan beri Allah’a hiç şirk koşmamış üç kişiden biri ki birisi Hz. Ali olarak ifade ediliyor hadiste. Ne kadar sağlıklı bilmiyorum. Onun olduğu. İkinci kişinin de Habibi Neccar olduğunu söylüyor. O zaman put yapıcılığı buna uymuyor. Çok rivayetler var. O yüzden buraya getirmek istemedim. Ama bu olay Antakya’da geçiyorsa, Habibi Neccar’ın da o çarşı içerisinde galiba makamı ya da kabri olduğu söyleniyor tefsir kitaplarında. Bu kişi var. Nihayetinde hiç kimseye tebliğin bir şekilde ulaşmadığı ama taa şehrin uzağında bir kişinin ulaştığı, bunun da gayretli bir şekilde geldiğini biz buradan anlıyoruz. Ha şehrin en uzak yerinde şunu da söyleyecektim, bakın yine şehirde ama şehrin uzak yeri. Bu bana şunu çağrıştırdı; şehirde olun, halkla beraber olun ama yine de çok içlerinde kaybolmayın. Halkın içinde Hak ile beraber olun.

Yani çok fazla sosyal faaliyetler şunlar bunlar güzel ama, en nihayetinde İslami de olsa bazen halkın içinde kaybolmak oluyor. Hak ıskalanabiliyor. O yüzden mesela bir rivayette de deniliyor ki; kendi mağarasında ibadet ederken kendince, oradan geliyor. Mağara da şehrin içinde olmaz değil mi? Kehf suresinde ne diyordu? Siz onlardan ve onların taptıklarından uzak kaldıysanız diyor, hadi mağaranıza sığının ki Allah da size rahmetini açsın ve size işlerinizde bir kolaylık versin. İşte o mağara, ehli-kehf bu “kehf” kelimesini kullanmakta neden biliyor musunuz? Bizler ehlikeyfiz, onlar ehli kehf. Biz hep ehli keyf diyoruz farkında olmadan ama ehli kehf farklı bir konumda olmuş.

Bunun gibi de kendi mağarasında Allah’a yönelik yaşayan insanların, böyle bir olay duyduğunda da gayretli bir şekilde mücadele etmesi gerekliliğine bir örnek. Benim aklıma hemen ne geliyor? Veysel Karani Hazretleri geliyor. Bu dünya, içerisinde sanki dünyada olmamış gibi yaşamış, sanki meleklerle yarışır gibi yaşamış. Ama bir cihad emri olduğunda da gelmiş. Çok şaşırmıştım ben. Medine’ye geliyor, ibadet ediyor, ondan sonra da cihatta şehit oluyor. Siirt’te ziyaret denilen bir yer var, Allah nasip etti gittim. Orada da bir makamı var. Şehit edildikten sonra herkes onu biliyor tabi. Kabrini kendi memleketlerine taşımak istiyorlar. Herkes de aldığını zannediyor, ama farklı tabut görüntüleri olmuş. Kimi o ülkeye götürmüş, kimi o ülkeye götürmüş. Her götürülen gömülen yer de onun makamı olmuş. Ne diyor duasını almaya gittiklerinde bir iki soru soruyor, siz resulü görememişsiniz diyor. Kime diyor bunu? Hz. Ömer ile Hz Ali’ye diyor. Yani nasıl bir konumda yaşadığını düşünün. Yani şehrin ucunda yaşıyor, ama bir cihat durumu olduğunda da ne yapıyor? Yes’a, yani koşarak hızlı adımlarla geliyor.

Ya Allah’ın bildirmesiyle biliyor, ya da tebliğ bir şekilde kendisine geliyor. Zaten maneviyatta da şu vardır; veli olarak her türlü makama çıkabilirsin, ama orada takılıp kalmayacaksın. Meczuplar orada takılıp kalandır. Ama Peygamber Efendimiz(SAV) çıkılabilecek en yüksek yere çıktığı halde, ertesi günü sabah olmuş, soruları cevaplandırıyor. Yani ayağı yere basarak en yukarılara çıkmak marifettir. Buna da maneviyatta “kemaliyet” denir. Eğer sadece kafa olarak orada vücut başka yerde olarak yaşarsan, yani olaylardan kopuk olarak yaşarsan, buna da uçukluk hali denir. Bunun göstergesi de dünyada ahenkli yaşamaktır. Bir şekilde ahengin bozulursa, hani geçenlerde dedik ya iki kanadıyla gökyüzünde uçan kuş dedik ya, gökyüzü semayı maneviyatı kastediyordu. İki kanadıyla uçan kuş da, hem maddiyatı hem maneviyatı dengeleyerek gökyüzünde olan kuş ifadesi vardı. İki kanadıyla olan kuşta da şu aklıma geldi; kuşlar her zaman kollarını çırpmaz demiştik. Kanatlarını çırpmazlar değil mi? Kanatlarını çırpmak neyi anlatıyor? Gayreti. Bazen de kollarını şöyle tutarlar, ben havacıyım bilirim. O da neyi çağrıştırdı size? Hangi manevi gidişat? Tevekkül. Bazen gayret, bazen tevekkülle havada olur. Ama gayrette ne kadar enerji sarf edildiğini düşünün. Ama tevekkülde de rüzgâra bırakıyorsun böyle kaldırıcı rüzgârlar vardır mıntıkalar vardır gidersin. Ama onu yapabilmek için önce havada olmak lazım. Havada olmak için de kalkmak lazım. Kolunu/kanadını çırpman lazım. Bütün kuşlar rüzgâra doğru kalkar ve inerler biliyor musunuz? Aynen bütün hava araçlarında olduğu gibi. Uçaklar da öyle. Zaten o da oradan kopyadır. Bir kuş sadece tersini yapar. Duydunuz mu o kuşun ismini? Hatta insanlara böyle hakaret olarak o kullanılır. Yani ne şöyle şöyle adam derler. Angut. Duymuşsunuzdur. Angut kuşu rüzgârı arkasına alarak yani zıttını yapar. Tersini yapar. Onun dışında bütün kuşlar rüzgâra karşı uçar. Ne demek? Yani rüzgarı önünden alıyorsun, gayret ediyorsun, havaya gittin artık tevekkül vakti kollarını açıyorsun tevekkül ediyorsun. Ne zaman bitti? Tekrar kuş kanatlarını çırpınca. İşte bu maneviyatla maddiyatı birleştirdiğinde, bir şey ortaya çıkıyor.

Ama angutu örnek alan maneviyat ehli olursa da çakılır. Ama bir şekilde de havalanıyor kuş. Onun da hakkını yemeyelim. Kuş ya havada uçuyor. Cezbelenmiş anlamına geliyor fakat o cezbenin haliyle o mıntıkada kalmış, yere inemiyor. Ama bu çok da övünülesi bir şey değil. Yani normal bir insana göre güzeldir. Deli değildir o. Allah’ın cezbesiyle o hale gelmiştir. Ona deli diyemezsin hakaret olur. Ona mecnun da diyemezsin. Mecnun ne demektir? Cinlenmiş demektir. Onu da diyemezsin fakat olması gereken manevi kemal haline göre bu eksikliktir. Kemal ehli orayı da yaşar, yeryüzünü de yaşar ve dengeli bir şekilde gider.

Gale( قَالَ) – dedi ki. Diyen kim? Burada Habibi Neccar demiş yani Habibi Neccar olduğu iddia edilen kimse ya da derin manasıyla bu konumda olan, biraz evvel bahsettiğim kimse demiş ki; “ya kavmi” – ey kavmim, burası ilginç buradan bahsedeceğim.

İttebiu(اتَّبِعُوا) – tabi olun.

el mürselîn( الْمُرْسَلٖينَ) – mürsellere tabi olun.

Şimdi burada ilginç olarak kavmi diyor. Kavmim. Burada belagatle meallere baktığımda şunu diyor; kavmi ifadesi sıcak bir ifade. Yani “Ey insanlar!” Topluluk ne yapıyorsunuz filan yok. Kavmim diyor. Ya da kavim demiyor. Kavmim diyor. Burada da diyor ki; tebliğ ederken onların gönüllerine girin. Kucaklayıcı olun. Sevgi, samimiyet ve şefkatli bir ifade olsun. Bu bir şekilde tesire olabilecek bir şeydir. Habibi Neccar da onu kullanıyor. Tabi Rabbim bu şekilde ifade ediyor. Yani Allah’ın kelamı olduğunu unutmadan bunu söyleyeceğiz. “Ya kavmi”, ey kavmim. “İttebiu”, tabi olun. Tabi olmak ne demek? Yani uymak demek. Peşinden gitmek manasında yani. O bir yere götürüyor, neden? Allah’ın resulü. Onlarda hidayet üzerine, hani “ala sıratım müstakim” diyor ya, o da gidiyor peşimden gel diyor aslında resuller. Sen de ne yapıyorsun ona? Tabi oluyorsun. Kime tabi olun? “El mürselîn”, Mürsellere tabi olun. Elçilere tabi olun. Burada da Habibi Neccar’ın onları mürsel olarak kabul ettiği var. Diğerleri kabul ediyor mu? Etmiyor. Diyor ki Rabbine; rahman bir şey indirmemiştir diyor. Sen nereden çıkarıyorsun diyor. Tamam Rahmana inanıyorum ama diyor, bir şey indirmemiştir diyor. Sen nereden çıktın diyor. Ama Habibin Neccar mürselin demekle de ona iman etmiş olduğunun bir göstergesi. Demek o hale gelmiş.

İşte tam anlamıyla ateist yok demiyor ya, işte bunun ifadesi. Bu onun büyüsü. Bak yerleri ve gökleri yaratan kim diyecekler sana, Allah’tır diyor ya, bu da yani Allah tamam çok önemli de bir kavram ama nasıl yani Allah. Ama Rahman biraz daha teferruatlıca yani esma boyutundan da tanınmış demek. Biliyorsunuz esmaların gittiği en son nokta Rahmandır. İsra Suresi 110. ayette de dediği gibi: Gulid’ullâhe evid’ur rahmân(قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَ) “İsterseniz Allah deyin, isterseniz Rahman deyin birdir”. Rahman eşittir Allah değil. Çünkü Rahman esmadır. Esmanın en konsantre halidir. Yani yaratılmış olarak bizim Allah’ın zatını anlama şansımız yok. Esmalarla anlama şansımız var. Esmanın da gittiği en son yer Rahman. Yani sanki Allah değil de sanki yani sen o kadarını ancak tanıyabilirsin demek. Bu rahman bilincine gelmişler. Çok ilginç.

Bakın şöyle denir; bütün insanlık yavaş yavaş kemaliyete eriyor, ama Rahman bilincine ermiyor. Rab bilincindeler. Alemlerin Rabbi bilincine getiren, peygamberimiz(SAV). Rahman’ın da bununla bir alakası var. Yani aslında ne kadar yüksek idrakte olduklarını, fakat nefisleri gereğince size hatırlatıldı diyor ya hani, bildikleri bir şey hatırlatılıyor. Kaçtıklarının göstergesi. Çünkü ne demiştik önceki derslerde? Bunu kabul ederlerse bir süre kulluk yapmaları gerekiyor. İşlerine gelmiyor, inkâr ediyorlar. Yani küfrediyorlar. Yüzlerini örtüyorlar ki kendilerini sakinleştiriyorlar güya. Ama ahirette bunun karşılığını görecekler.

Diğer ayete(21.ayete) geçelim:

İttebiû mel lâ yes’elukum ecrav vehum muhtedûn

(اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْپَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ)

Burası önemli, “ittebiu” – tabi olun, bakın burada ilginç. Yukarıda da ittebiu deniliyor. “Tabi olun” bir daha ittebiu geçiyor. Kuranı Kerim fasihtir ve beliğdir. Fesahate uygun değil bu aslında bir kelimenin fazla olarak tekrar etmesi belagate değil de fesahate yani kelimelerin kullanılma şeklindeki güzelliğe aykırıdır. Ama burası, ilginç tekrar olması açıklayacağım.

İttebiu(اِتَّبِعُوا) – tabi olun,

men(مَنْ) – o kimseyi ki,

lâ yes’elukum ecran(لَا يَسْپَلُكُمْ اَجْرًا) – sizden hiçbir ücret, ecir talep etmiyor, istemiyor. Sormuyor bile.

vehum muhtedûn(وَهُمْ مُهْتَدُونَ) – Ve onlar hidayet ermiş kimselerdir. Bu ikisinde de yani diyor ki; sizden hiçbir şey istemeyen kimseye tabi olun diye ayetler var. Onu haftaya daha iyi anlatırız. Hazırlanarak geldim ama ezan okunacak. Sizden hiçbir şey istemeyene tabi olun diye sekiz on tane ayet var.

Eğer bir insanın menfaati varsa, özellikle dini konuda uzak durun. Televizyon programlarına bir bakın, dini şeylerde bir talepleri var mı yok mu? Varsa uzak durun. Başka kanala geçin. Sohbette iseniz sıvışın. Allah’ın ilmine göre söylüyorum. Hiçbir şey olmayacak. Hiçbir şey satmayacak, sattırmayacak, kendine çağırmayacak, hem maddi ve manevi bir şeyi olmayacak. Bir cemaat hakkında şu deniliyordu; ya oraya zengin olmayan gidemez diyordu. Bir talepleri var yani. Hemen sıvış. Uzaklaş yani buradan. Ayrıntıya girmeyeceğim. “İttebiu”, “tabi olun”. Men, o kimseye ki; lâ yes’elukum ecran. Ecran burada nekra gelmiş bilinmeyen. Herhangi bir şey yani. Bir şey bile değil. Bakın burada şunu açıklayayım; neden iki kere ittebiu ayrı ayrı gelmiş? Yukarıdaki özellikle peygamberlerdi. Yani o peygamberleri ve resulleri kastediyor. Ama burada da genel olarak dine çağıran tebliğci manasında var. Ayette hiçbir yerinde resul(mürsel) geçmiyor. Genel anlamda bir kişinin arkasından gideceksin. Hatta dini bile olmasın. Sizden bir menfaati olmayan kimsenin arkasından gidin diyor Allah. Bu ayetlerin derinlerine gizleyerek “vehum muhtedun” ne demek? Buradaki o “hal vav”ı da olabilir yani hal ifade eden vehum muhdedun. Ki onlar mühtedi olarak, mühtedi ne demek? Hidayete erdirilmiş demek. Hidayete ermiş ve erdirilmiş demek. Bunları da haftaya açıklayacağım inşallah. O kimse pozisyonunda olan. İkinci mana vermişler buna. Karşılık olarak sizden hiçbir şey istemeyen ve hidayete erdirilmiş kimselere tabi olun. İki farklı mana var birbirine çok benziyor. Farkı ne? Sizden hiçbir şey istememe durumunda birileri de olabilir. Ama bir daha bakın, hidayet sahibi mi? Hidayet sahibi olmadan da görünüşte bir şey talep etmeme durumunda olanlar olabilir. Siz onların hayatlarına bakın. Gerçekten hidayetteler mi? Söylediklerini yaşıyorlar mı? Eğer öyleyse onlara uyun. Bu ayet yarım kaldı haftaya buradan devam edeceğiz. Allahu Teala bize zikre uyan, hatırlayan ve o zikri hatırlatan resullere ve kimselere şartsız, nefislerimizi aşağı alarak tabi olanlardan eylesin. Ve bize halk içinde hakla beraber olanlardan eylesin. Fakat gerektiğinde de gayretle koşanlardan eylesin. Halk içinde halkta kaybolanlardan eylemesin. Bizleri de menfaat karşılığı olmadan dini tebliğ faaliyetleri yapanlardan olmayı ve hidayete erdirilenlerden olmayı nasip etsin.

Sadakallahul azim. Ve ahiru davaen elhamdulillahi rabbil alemin el Fatiha.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.