FATIR (9.Sohbet) 12-13-14.ayetler#

SOHBETİ DİNLE:


Sohbeti mp3 olarak İNDİRMEK veya dinlemek için alternatif  link:

https://yadi.sk/d/d97xKaR2pG9pS


FATIR 12:

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Ve mâ yestevîl bahrâni hâzâ azbun furâtun sâigun şerâbuhu ve hâzâ milhun ucâcun, ve min kullin te’kulûne lahmen tariyyen ve testahricûne hilyeten telbesûnehâ, ve terâl fulke fîhi mevâhira li tebtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

ve mâ yestevî : ve musavi olmaz, eşit olmaz
el bahrâni : iki deniz
hâzâ : bu
azbun : lezzetli, tatlı
furâtun : tatlı, susuzluğu gideren
sâigun : boğazdan kolay geçen, içimi kolay
şerâbu-hu : onun içimi
ve hâzâ : ve bu
milhun : tuzlu
ucâcun : acı
ve min kullin : ve hepsinden
te’kulûne : yersiniz
lahmen : et
tariyyen : taze
ve testahricûne : ve çıkarırsınız
hilyeten : süs eşyaları
telbesûne-hâ : onu takarsınız
ve terâ : ve görürsün
el fulke : gemi(ler)
 fihi : onun içinde, orada
mevâhire : yarıp giden
li tebtegû : aramanız, talep etmeniz için
min fadli-hi : onun fazlından
ve lealle-kum : ve umulur ki siz
teşkurûne : şükredersiniz

 Ve iki deniz müsavi (eşit) olamaz. Bu lezzetli, tatlıdır. Susuzluğu gideren, içimi kolay olandır. Ve bu (diğeri) tuzludur, acıdır. Hepsinden taze et yersiniz. Ve giyeceğiniz (takacağınız) süs eşyası (inci, mercan) çıkarırsınız. Ve onun fazlından istemeniz için onda (suyu) yarıp giden gemiler görürsünüz. Umulur ki böylece şükredersiniz.


FATIR 13:

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ ﴿١٣﴾

Yûlicul leyle fîn nehâri ve yûlicun nehâre fîl leyli ve sahharaş şemse vel kamere kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), zâlikumullâhu rabbukum lehul mulku, vellezîne ted’ûne min dûnihî mâ yemlikûne min kıtmîr(kıtmîrin).

1. yûlicu : içine sokar
2. el leyle : gece
3. fî en nehâri : gündüzün içine
4. ve yûlicu : ve içine sokar
5. en nehâre : gündüz
6. fî el leyli : gecenin içine
7. ve sehhare : ve emre amade kıldı, emri altına aldı
8. eş şemse : güneş
9. ve el kamere : ve kamer, ay
10 kullun : hepsi, bütün
11 yecrî : akar, akıp gider
12 li ecelin : bir ecele kadar, bir süre
13 musemmen : belirli, belirlenmiş
14 zâlikum : şte bu
15 allâhu : Allah
16 rabbu-kum : sizin Rabbiniz
17 lehu : onun
18 el mulku : mülk
19 ve ellezîne : ve onlar
2 ted’ûne : tapıyorsunuz
21 min dûni-hi : ondan başka
22 mâ yemlikûne : sahip olamazlar, malik olamazlar
23 min kıtmîrin : hurma çekirdeğinin zarı

(Allah), geceyi gündüzün içine, gündüzü gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı emri altına almıştır. Hepsi belirlenmiş bir zamana kadar akar (yörüngelerinde dönerler). İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Mülk, O’nundur. O’ndan (Allah’tan) başka taptıklarınız, bir kıtmire (hurma çekirdeğinin zarına) bile malik değildir.


FATIR 14:

إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ

İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum, ve lev semiû mâstecâbû lekum, ve yevmel kıyâmeti yekfurûne bi şirkikum, ve lâ yunebbiuke mislu habîr(habîrin).

1. in : eğer
2. ted’û-hum : onlara dua edersiniz
3. lâ yesmeû : işitmezler
4. duâe-kum : sizin dualarınız
5. ve lev : ve olsa bile, eğer
6. semiû : işittiler
7. mâ istecâbu : icabet etmezler
8. lekum : size
9. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
10 yekfurûne : inkâr edecekler
11 bi şirki-kum : sizin şirkiniz, şirk koşmanız
12 ve lâ yunebbiu-ke : ve sana haber vermez
13 mislu : gibi, benzer
14 habîrin : haberdar olan, haber veren

 Eğer onlara dua ederseniz sizi, dualarınızı işitmezler. Şâyet işitmiş olsalar (bile) size icabet edemezler. Kıyâmet günü sizin şirkinizi inkâr edecekler. Ve sana bunun (bu haberin) mislini (benzerini) verecek (kimse, şey) bulunmaz (Allah’tan başkası haber veremez).


SOHBETİN YAZILI METNİ:

Fatır Suresi (9. Sohbet) 12-14. Ayetler

Evet, Fatır suresinin 12. Ayetinden itibaren devam ediyoruz.

Geçen hafta biraz girmiştik biraz daha teferruatlı gireceğiz ama çokta teferruatlı olmamasına gayret göstereceğiz.

  1. ayet;

“İki deniz bir olmaz. Şu çok tatlı, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur acıdır. Onların her birinden taze et yer takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Gemilerinde suyu yara yara gittiklerini görürsün. Bunlar Allah’ın nimetlerinden rızıklarınızı aramanız ve şükretmeniz içindir.”

13 de okuyacağım bugün onunda mealini okuyalım hemen

“O geceyi gündüze gündüzü geceye katar. Güneşi ve ayıda emrine boyun eğdirmiştir. Onların hepsi belli bir vakte kadar akıp gider. Rabbiniz olan Allah işte budur. Mülk ve hâkimiyet tamamıyla ona aittir. Sizin ondan başka yakardıklarınız, çağırdıklarınız ise bir çekirdeğin zarına bile bir kıtmire bile sahip değillerdir.”

Burada Fatır 3. Ayete dikkat etmenizi istiyorum. Bu ayet üzerinde çok durmuştuk hatırlarsınız.

35.3 يَا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

Yâ eyyuhen nâsuzkurû niğmetallâhi aleykum, hel min hâligın ğayrullâhi yerzugukum mines semâi vel ard, lâ ilâhe illâ huve feennâ tué’fekûn.
“Ey insanlar. Hatırlayın ( neyi hatırlayın) Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka onun gayrısından başka bir yaratan mı var? Size gökten ve yerden rızık verecek. Ondan başka ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz.”

Bu 12,13 birde 14.ayetler var. işte bu ayetin sanki teferruatı açıklaması, izahı gibi.

Çünkü dikkatinizi çekerse bu 3. Ayette ne diyor. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın diyor. Ondan sonra ilk bahsettiği nimet neydi?

 Yaratılma nimeti  “min hâligın ğayrullâhi” Allah tan başka yaratan var mı?

Burada ne demiştik hatırlıyor musunuz?

En büyük nimet burada gizli olarak yaratılma nimeti çünkü biz yoktuk. Allah yoktan var etti. Değil mi? Yokken var etti ya da yoktan var etti.

Ve Allah’ı bilebilme durumuna geldik. Bu akla gelebilecek nimetlerin en büyüğü bundan başka elbette nimetlerde var. İşte geçen hafta işlediğimiz 11. Ayet hatta toparlarsak 11., 12., 13., ve 14. Ayetler bu 3. Ayetin teferruatlandırılması.11. ayette dikkatinizi çekerse bir yaratma ile ilgili durumlar vardı. Allah sizi topraktan yarattı. Sonra nutfeden sonra sizleri çiftler haline getirmiştir diyordu sonuna doğruda ömür vermiştir diyordu.

İşte bu Allah’ın berisinden bir yaratıcı var mıdır ın açıklaması bu.

  1. Ayet ise, verdiği nimetlerden yani birçok nimet var. Kuran’ın içerisinde bunlar yer bulmuş.12. ayette de iki deniz biri tuzlu biri acı olmasına rağmen bunların içerisinden rızıklanacak bir balık nimeti ve de süslenilecek şeylerin çıkarılması da; Allah’ın burada işaret ettiği rızık nimetlerinden. Hani 3. Ayette geçen, işte bu bağlamda açıklamak gerekirse 13 de de semaya kafamızı çevirdiğimizde görmüş olacağımız güneş ve ay, gece ve gündüzünde aslında farkında olmadan bizim için bir nimet olduğu açıklanıyor. İşte3. Ayetin sonunda da bundan başka ilah mı arıyorsunuz? Derken de 14. Ayette onu da okuyalım bugün, onu da açıklayacağız inşallah.

“Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler. İşitseler de size cevap vermezler. Kıyamet gününde ise sizin onlara yakıştırdığınız Allah’a ortak olmayı reddederler. Hiç kimse sana her şeyden haberdar olan Allah gibi bilgi veremez.”

Derken işte bunu anlatıyor. Genel bir çerçeve çizmek istedim.Fatır3 ve onun izahı olan 11, 12,13 ve 14. Ayetleri dikkatinizi çekerse 14. Ayetin sonunda da ayn (ع) işareti var. Durak var. Orada da bir konu bütünlüğü bitiyor şeklinde. Bu da bunu destekleyici bir mahiyette.

Şimdi biraz daha teferruatına girersek 12 de.

“Ve mâ yestevil bahrâni”

Bahr, deniz demek. Fakat kelime anlamı olarak, bir kara parçasının su tutma durumuna da bahr deniyor. Yani illa büyük bir deniz olması gerekmiyor. Yani suyun oluştuğu üzerinde durduğu duruma da deniyor. Yani büyük ırmağa da, gölede bahr deniyor. Mesela, hazar gölüne hazar denizi denildiği gibi. Bu hatırlarsanız Kehf suresinde bir ayet Var. İki deniz meselesi.

“ Bir vakitte Musa genç arkadaşına demişti ki durmayacağım. ta ki iki deniz cem olduğu, birleştiği yere kadar varacağım. Yahut senelerce gideceğim.”

Orda da işte bahreyni diyor. Aynı buradaki iki denizin birleştiği yer. Orada da bu tefsirlere teferruatlı bakarsanız göreceksiniz ki, bunlardan birisiniz nehir, birisinin deniz olabileceğiyle ilgili o Cebelitarık la ilgi rivayetler var. Onunla ilgili. İstanbul’daki bu boğazda olan yerin Yuşa tepesinin de olduğu yerin, iki denizin birleştiği yer olarak bazı meallerde tefsirlerde geçebiliyor.

Aynı surenin diğer ayetinde de o iki deniz geçiyor. Bunun üzerine o ikisi bir vaktaki iki denizin arasının cem olduğu yere vardılar. Balıklarını unuttular o vakitte denizde bir deliğe doğru yolunu buldular. Şeklinde bir ayet var.

Daha birçok yerde de bu iki deniz meselesi geçiyor.

Furkan(25.53) suresinde.

“O iki denizi birbirine salmış. Şu tatlı şu tuzlu çorak aralarında da bir berzah var. Ve birbirlerine karışmazlar.”

Neml(27.61) suresinde,

“Yoksa arzı bir karargah kılıp aralarında ırmaklar akıtan ve onun için oturaklı dağlar yaratıp iki deniz arasına bir haciz, engel koyan mı? Bir tanrı mı var Allah’la beraber. Hayır ekserisi bunu bilmezler.”

Rahman(55.19) suresinde

“salmış iki deryayı sürekli birbirlerine girerler çatışırlar.”

Birde Rahman suresi(55.20)de var.

“kendi aralarında bir berzah var. Birbirlerine karışmazlar.”

Yani sadece burada değil birçok yerde geçiyor.

Bu kaptan kusto nun Müslüman olmasıyla ilgili ayet var biliyorsunuz. O da bununla ilgili. Bakıyor ki iki deniz Cebelitarık’ta tuzluluk oranları birbirinden farklı olmasına rağmen gözükmeyen bir berzah var işte. Bu ayetlerde geçen haciz denilen berzah denilen şeyler. Birbirine geçmiyor. Yani bununda biri ona Kuran’da geçtiğini söyleyince çok şaşırıyor. Müslüman olmuş mudur, olmamış mıdır orası şey ama en azından bu ayetten bir şey olduğu var.

Şimdi iki denizin özelliği de var. Birisi neymiş “hâzâ azbun” tatlıymış. Ve “furatun” mış. Harareti keser bunlar olumlu ifadeler değil mi. Nihayetinde bunlarda su var. Suyun tatlı olması ve harareti kesmesi kandırması yani tabi ki beklenilen iyi bir özelliklerdir.

Devam ediyor o avantajlı kısmına” sâiğun” kolaydır. “Şerâbuhû” içimi kolaydır.

Şimdi “ve hâzâ” diyerek anlattı. bu diyor. Şimdi bu yu rabbim işaret ediyor. Bu böyledir. Buda böyledir. Aslında bu ilginç bir ifade. Rabbim burada işaret ismiyle gösteriyor. İşaret isimleri bir yakın bir de uzak için var. Yakın için olduğunda haza oluyor, uzak içinde zaliki oluyor. Yani rabbim burada yakın bir şeyi gösterir gibi anlatmış haza bu böyledir. Buda böyledir. Meallerin, tefsirlerin bir kısmında şu böyledir, şu deniz böyledir demiş ama o biraz tefsire gitmişler. Bu böyledir, bu böyledir. Yani yakından bir işaret var sanki bununda ilerde şey yapacağım bir manası olduğunu düşünüyorum.

Diğeri neymiş “milhun ucâc” mış. Tuzlu ve acıymış. Hararet kesiyor. Çok tatlı ve içimi de rahat bu bir denizin özelliği. Diğeri ise tuzlu ve acı. Burada iki farklılıktan bahse diyor. Burada birşeye değinmek istiyorum benim ilgimi çekti.

Milhun diyor ya ve haza milhun diyor. Orda milh kelimesi Arapçada tuz demek. İlginç Türkçede iki isim var melih ve Melahat bunlar aynı kökten geliyorlar. Şimdi melih tuzlu demek aslında. İyi de tuzluyu neden bir insan ismi olarak koysunlar. Ya da Melahat’a tuzlu olma durumu. Fakat bir şeyin milh olması nimet hani Türkçede de diyoruz ya tadı tuzu yerinde şeklinde. Tuzu yerinde bir şeyin tuzlu olması dezavantaj ama aynı zamanda da avantaj. Tadı tuzu yerinde manasıyla güzellik kastediliyor aslında. Yani melih erkek için güzel, güzel yüzlü yakışıklı. Melahat’ta iyi huylu, güzel manalarına geliyormuş. Burada da yani şeyin kültürlerdeki bazı şeylerin isimleri ne kadar etkilediğiyle ilgili. Şimdi melih ismini koyana söyleseniz yani sen aslında tuzlu diye bir isim koymuşsun şey olur. Fakat biliyorsunuz eskiden tuz yoktu kıymetli bir şeydi. O dönemlerde bir şeye tuzlu deyince onun ne değerli bir şey olduğu anlaşılırdı.

Şimdi bu ikisinin birleştiği yer neresi. Sanki bu tuzlu acı derken bir eleştiri var ama tuzunda bir nimet olduğunu yani bizim kerih gibi gördüğümüz bir şeyinde aslında bir nimet ve güzellik unsuru olduğunun da bir işareti var. Ne var mesela bildiğimiz kadarıyla. Denizlerde tuz olmasının bir sırrı yani birçok görevi olabilir. Âmâ denizlerde bir organik yaşam var aynı zamanda çürüme var. Bu çürüme olayından çıkacak bir koku var. Eğer denizler tuzlu olmasaydı; o kokunun ne kadar yayılacağını düşünebilir misiniz? Mesela tatlı su diyoruz ama eğer bir akıcılık, carilik olmasa ırmak olmazsa birikimlerin etrafa ne kadar kötü koku yaydığını biliyoruz.

Şimdi okyanusların öyle bir şey olduğunu düşünsenize hatta tuzlamada bizim mutfaklarda bir koruma yöntemidir. Balık salamura gibi. Yani bizim kerih gibi gördüğümüz bir şey aslında öyle nimet ki çocuklarımıza isim olarak bile konabilmekte. Aynı zamanda biraz sonra göreceğiz denizi yara yara gitmekte derken biliyorsunuz sulşarın kaldırma özelliği vardır. Ve bir tuzlu suyun kaldırma kuvveti diğer sudan daha fazladır. Buda aynı zamanda bir nimettir. Bunu az yüzme bilenler bilir. Denizde yüzdüğünü zanneder ama yüzme havuzuna gidince birden çöker. Ya ben denizde biraz daha iyiydim. Neden? Onun belirli bir kaldırma kuvveti var. O işe yarıyor.

İşte bu iki farklılığı, bu kadar farklı olan şeyde bile Allah diyor ki

“ bununla beraber her ikisinden de taze et yersiniz.”

Taze etten kasıt ne? Birinci anlamı ile balık.

Su ürünleri denilen yiyecekler. Bunların biliyorsunuz bir kısmı mezhepler arasında tereddüt olmuş. Midye gibi, ıstakoz gibi bazı şeyler haram mı? Helal mi? Mekruh mu? Konusunda bir şey olmuş o teferruatına girmeyeceğim.

Hani denizden babam çıksa yerim meselesi var. Bir mezhep buraya kadar gitmiş. Diğeri de onu böcek olarak atletmiş ya da resulullah’ın yiyip yemediği konusunda tereddüt olmuş bir şey diyememişler. Ama hepsi de en azından balık bile olsa taze et.

Bitmiyor onunla nimetler.

“ Bide ziynet çıkarıp onları giyinirsiniz.”

Giyinmekten kasıt üzerini örtecek bir şey değil. Süs takısı yani burada istiridyelerde biliyorsunuz inci var. Hem kabuğundaN yapılıyor. Sedefle ilgili bir şeyler var. Hem direkt men boyna takılıyor. Ama en önemlisi inci. Burada tefsirde güzel bir şey vardı. Allahu Teâlâ diyor ki kişilerin takı takmalarını bile hesap etmiş ve murat etmiş. Bakın takı murattır, süslenmedir. Özelliklede kadının ihtiyacıdır. Aslında kadında kim için süslenmektedir. Kadınlar birinci anlamda kendileri için süslenirlermiş. İkinci anlamda kocaları için süslenirler. ”Kocaları için süslenmeleri bile kendileri için süslenmeleri” diye bir söz var.  Bu şekilde bir muradı ilahi var.

“ve teral fulke”fulke biliyorsunuz gemi demek. Felek kelimesinden geliyor. Yani içerisinde bir yaşama biçimlerini bulunduran her türlü taşıma bineği olarak değerlendirilebilir bu. Orada mevahir olarak yara yara gitme konusunda görürsün bunu. Allahu Teâlâ denizin kaçıncı nimetini söylüyor.3.

  1. Rızık yiyorsun
  2. Süs takısı takıyorsun
  3. İse gemiye binip gidiyorsun yara yara gittiğini görürsün diyor. Arkasında suların izini bırakarak gittiğini görürsün. Bu Allah’ın fazlından nasip aramanız içindir. Şimdi bu dediği ya en son kastettiği olabilir. Gemilerin denizi yara yara gitmesi olabilir. buradan ne anlaşılır. Yani asıl ticaret. Yani rızkınızı aramak diyor ya ticaret. Diğer üçü ile beraber düşünülürse balıkçılık, sedef avcılığı, inci çıkarma ve mercan çıkarma ve ticaret.

Bu üçü bir arada düşünüldüğünde hiç akla gelmeyen Allah’ın tatlı da olsa tuzlu da olsa yarattıklarında böyle sonuçların olması ama bişey daha var.

“Ve leallekum” umulur ki kelimesi. Terecci deniliyor buna Arapçada ümitlendirme, ümit verme manasında.

“Umulur ki,” umulur ki diyen kim? Allah

Yani Allah’ın bir muradı var orada. keşke böyle olsa. Hani insanlar bu 3 şeyi balık yeme, ziynet eşyası çıkarma ve gemilere binip gitme, ticareti yapıyorlar. Ben bunları onlara musahhar kıldım. İmkân sağladım ama keşke şöyle davransalar.

Allahu Teâlâ nasıl davranmalarını istiyormuş?

“leallekum teşkurûn.” Umulur ki şükrederler.

Demek ki bunların öyle olması şükre vesile imiş.

Şükür neydi arkadaşlar. Daha öncede bahsetmiştik. Genel anlamda kendine ulaşan nimetlere şükür duygusu daha teferruatlı memnuniyet duygusundan kaynaklanan bir şey. Yani bir şeyden memnun oluyorsun ve bunu bir şekilde ifade ediyorsun. Hatta şöyle demiştik. Allah şükreder mi? Bu bizim dilimizde olan bir şey değil ama fiil olarak şekure fiili olursa evet Allahu Teâlâ da şükrediyor. Neden? Nerden anlıyoruz bunu. Esmaül Hüsna da eş-şekur esması var.

Eş-şekur ne demek biliyor musunuz?

Arapça manası çok çok şükreden demek.

Bizde deriz ki Allah şükreder mi? Kulu Allaha şükreder.

Hayır, işte Arapça eksik bilgiden kaynaklanıyor bunlar. Şekere fiilini şükür fiilini Allah’ta yapıyor. Ama nasıl yapıyor, dedik ya memnuniyet duygusu, kulun ibadet olarak Allah’a yönelerek yaptığından öyle bir memnuniyet duyuyor ki Allah ta kuluna şekere fiiliyle cevap veriyor. Şekere fiilinin bir manası da nedir biliyor musunuz? Arttırmak manasındadır. Memnun olunca arttırıyor aslında bunu bizde yapıyoruz nasıl yapıyoruz? Lokantaya gidiyoruz garsonun davranışları, yemekler o kadar hoşumuza gidiyor ki bahşiş veriyoruz. O bahşiş işte eş-şekur esmasının bizdeki tecellisi. Minnettar oluyoruz. Memnun oluyoruz. Ne yapıyoruz. Arttırıyoruz. Görüyorsunuz kelimelerin birleştiği yerleri dolayısıyla Allahu Teâlâ da şekur, insanda eş-şekur esması kendine tecelli ettiği zaman oda şükür. İnsanlara bu teşekkür olarak tecelli ediyor. Allah ’ada şükür olarak tecelli ediyor.

Şimdi “lealleküm teşkurun “ da ne var. Keşke şükür etseler de ne var? Yani keşke bu nimetlerin Allah’tan geldiğini bilseler de bunda bir memnuniyet duygusu oluşsa, yani nankörlük duygusu değil de. Biliyorsunuz. Şükür’ün tersi küfürdür. Türkçeye nankörlük olarak geçmiş. Nankör olmasalar da şükretseler.(bu onların avantajına olurdu.) bende bu nimetimi onlar üzerinde arttırırdım. Demek ki arkadaşlar bu şükür verici bir şey olduğuna göre nimet. Allahu Teâlâ aslında bu kadar nimeti vermeye bilirdi.

Biliyorsunuz Allah’ın er-rezzak esması rızıkları veren anlamındadır. Şu an bize gelen rızıkları bir düşünsenize. Buzdolabını bir açın. Eşinize, dostunuza, bir lokantaya gittiğinizde envaı çeşit nerdeyse hani o “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” meselesi var ya. Onu yaşayan konumundayız. O kraliçe yaşıyordu onu ama biz yaşayan konumundayız şu anda. Bu Allah’ın er-Rezzak el-ganiyy, el-muğni, el-vehhab esmaları ile alakalı. Birde Allah’ın el-mukit esması var. Mukit te en temel ihtiyaçları veren demektir. Allahu Teâlâ yarattığını elbette besleyecek onun için imkân verecek bunu en asgari düzeyde de yapabilir. Yani yaşayacak kadar, ölmeyecek kadar. El-mukit bu. Oksijenin verilmesi ya da en temel besinlerle fakat Allahu Teâlâ bunun üzerine bu nimetlerini teferruatlandırıyor ki bakın süs eşyası takmak için bile veriyor ki, siz süslenen hiçbir havyan gördünüz mü? Boynuna kolye takan. Demek ki Allahu Teâlâ’nın kullarına bir ikramı bu. Şükredin diyor. Dolayısıyla burada da Allahu Teâlâ’nın 3. Ayette verdiği nimetlerden şükretmeye değer hiç aklımıza da gelmeyen bizim normal saydığımız bir şeylerin aslında da normal değil aslında şükretmeye gerekçe olduğunu gösteriyor.

Gemilerde öyle yarmasaydı, ticaret olmasaydı, insanlara ticaret kapısı açılır mıydı? Ticaret yapan bir hayvan görüyor musunuz? Belki taze balığı başkaları da yiyor ama hiçbir hayvanda derin dondurucuya saklamıyor bizim gibi. Birazda derin manalarına girersek iki deniz bir olmazda şu var. Derin ilim sahiplerinde bahr deniyor. Hani derya gibi ilmi var deniyor ya. Yani burada da ijki deniz bir olmaz derken de hani biri acı biri tatlı olarak, manevi ilimleri olan derya gibi insanlarla materyalist olup ta dünya gibi ilmi olanlar bir olmaz. Ama Allahu Teâlâ diyor ki ikisinden de balık çıkıyor ama yani ikisinden de nimetleniyorsun hem böyle müspet denilen ispat edilebilen iklimlerden faydalanıyorsun. Her tarafımız o ilimlerden dolu. Manevi ilimleri olanların verdiği manevi ilimlerle de nasıl faydalanıyoruz bir düşün. Buda Allahu Teâlâ’nın işarı manalarından ayetteki nimetlerinden birisi ama ne diyor bakın oradan balık çıkar diyor. Demiyor ki balık ilimle ilgili bir şeymiş.

İspatı Hz. Musa ile yol arkadaşı kimle buluşmaya gidiyorlar. Hızır As. Olarak ifade edilen Kuranda Hızır olarak geçmiyor ama ilim sahibi bir kulla, ilim sahibi kendisine katımızdan ledün diyor, ledünni ilim verdiğimiz diyor. Bak nerede buluşuyorlar. İki denizin birleştiği yerde. Hz Musa peygamber ama daha dünyevi ilimlere sahip birisi, Allah’ın öğretmesi var tabi ki o ilimlerde ama kendisine ilim verdiğimiz deyince tabi bu Hz. Musa’nın talebiyle oluyor biliyorsunuz. Daha ledünni ilim sahibi biriyle buluşuyor. Yani iki deniz birleşiyor. Hiçbir şekilde düşündünüz mü bilmiyorum. Orada da işaret ne yanlarına getirdikleri balık var. Balık canlanıyor ve suya dönüyor.

Şimdi onlara göre balık ne rızık yemek dünyevi fakat manevi anlamda Hızır As. da buluşma yerine geçince işaret olsun diye rabbim onu canlandırıyor. Yani ilmin daha canlı olduğu yani bu ayete göre hangi kelime taze olduğu, taze balık çıkarırsınız ya duruma geliyor buda işte maddi ilimle, manevi ilim olarak yorumlanabileceği iki denizle oradaki kastı anlamışsınızdır. Bir ifade burada da bakın et demiyor. Ne diyor taze diyor. Neden taze ifadesini kullanmış rabbim. İlminde her an taze olduğunu, cari olduğunu, her an gelmekte olduğunu bildiriyor. Allah’ın katında ilim sabittir. En başından Murad edilmiştir. Fakat biz burada gittiğimiz yerde, eşelediğimiz yerde ilme sahip oluyoruz. Tefekkür ettiğinde gelen taze et. O anda sana geliyor. Bir mucidin bulduğu, keşfettiği o anda taze, geliyor sana. Bunun gibi birçok derinlikler var. Çokta fazla teferruata girmek istemiyorum. Bu ayet için yeter diyelim ve diğer ayete geçelim.

  1. ayet

(~~35.13~
يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى لِاَجَلٍ مُسَمًّى ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهٖ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمٖيرٍ )

“Yûlicul leyle fin nehâri ve yûlicun nehâra fil leyli ve sehharaş şemse vel gamer, kulluy yecrî liecelim musemmâ, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, vellezîne ted’ûne min dûnihî mâ yemlikûne min gıtmîr.”

“Yûlicul leyle” katıyor. Bir şeyin birbirinin içine girmesi manasına geliyor.

“Leyle fin nehâri ve yûlicun nehâra fil leyli” bu kelime dahale kelimesi ile aynı ve fakat dahale kelimesi bir şeyle bir şeyin birbirine girmesi iken burada ifade edilen “fil” de, bir şeyin dar alandan diğer tarafa yani birazda zorlamayla bir şeyin, bir şeyin içerisine girmesi yani iç içe girmesi manasına da geliyor. Yani dahale gibi değil bu girmek, ithal o kelime oradan onun gibi bir girmek değil. “Geceyi gündüze katıyor. Gündüzüde geceye katıyor. Güneş ve ayı size musahhar kılmıştır.”

“ve sehharaş şemse vel gamer, kulluy yecrî” “hepsi akıyor”

“liecelim musemmâ” neye kadar. “Belirli, muayyen, ismi verilmiş, ismi konulmuş bir ecele kadar akıp gidiyor.”

“Zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, vellezîne ted’ûne min dûnihî” “işte bunları yapan Allah’tır. “Rabbukum” sizin rabbiniz olan Allah’tır. Mülk onundur. Onu bırakıp ta ( yani onun berisinden) dua ettiklerinize gelince,

“mâ yemlikûne min gıtmîr.” “Sahip değillerdir bir kıtmire bile”

Kıtmiri açıklayacağız.  Şimdi rabbim burada bir şeyi daha gösteriyor. Bakın diyor yaşıyorsunuz ama farkında değilsiniz. Bakıyor musunuz? Rabbim geceyi gündüze katıyor. Burada asıl olan ne? Gündüz mü? Gecemi?

Gündüz tabi ki gündüz var. Geceyi onun içine katıyor. Gündüz asıl olan etken olan. Geceyi onun içerisine sokuyor. Sonrada öncelik bu şimdi gece oldu hâkim olan etken olan gece. Gecenin içerisine nereye sokuyor gündüze sokuyor. Aslında gece ile gündüz diye bir şey yok arkadaşlar. Uzaya çıktığınızda gece ve gündüz var mı? Yok. Zaman ve stabil bir durum var. Fakat dünyadaki kişinin durumuna göre o değişiyor. Demek ki Allahu Teâlâ bu yaşamda dünya eğer bu yaşamı kastediyorsa bu dünya hayatı için bir farklılık olduğunu gösteriyor. Ama uzaya yani bizim için gayb olan bir aleme gittiğinizde her şey stabil. Yani ahirette gündüz ve gece bizim burada yaşadığımız gibi değil. Gece ve gündüz yani gaybi ve şehadeti âlem bu durumda. Ama asıl olan gündüz. Neden? Aşağıdaki ifade de ne diyor?  “Ve sehhara” sizin emrinize verdi derken önce şemsi söylüyor. Güneşi söylüyor. Asıl olan, daha öncelikli olan güneş. Diğeri de kamber. Kamberi nerede? Ayı nerede görüyoruz biz? Geceleyin. Yani burada şunu anlayabiliriz?

“Allâhu nûrus semâvâti vel ard“ (Nur 24.35)

 

“Allah yerlerin ve göklerin nurudur”.

Nur da aydınlıktır. Işık, nurun gölgesidir. Manevi âlemlerde nur, bu dünyada, bu yaşantıda, bu idrak düzeyinde bizim anladığımız ışık. Işığın aslı nurdur. Eğer dört boyutluysa o, dört ve üstü boyutluysa, üç boyutlu da anladığımız bizim ışıktır. Işık eşittir nur değildir. Nurun aslını biz ahirette anlayacağız, gölgesini burada. Bu nur da, meleklerin tavaf ettiği beyti mamur. Beyti mamur da Allah’ın nurunun tecelligahı. Melekler onun etrafını tavaf ediyorlar. Bu Nur suresini okuyanlar Allah’ın” nûrus semâvâti “ onun Misali bir lambaya benzer.

 

Demek ki burada Allah’ın geceyi gündüze katması, gündüze geceyi katması Allah’ın ayetlerinden deliller. Güneşi ve ayı da size musahhar kılmış. Sahhara, Türkçe ’de pek kullanılmıyor. Hizmetine kılmış, amade etmiş, onun için yaratmış. Her şeyi insana musahhar kılmış diye bir ifade var biliyorsunuz. Bunu çok düşünmüşler. Ne yani her şeyi mi?

Ama Allahu Teâlâ’nın koskoca güneşi ve ayı musahhar kıldığını, yerde ve gökte ne varsa aslında insana musahhar kılındığını burada ayetlerde bir ifadesi var. Onun için yaratılmış yani onun istifade etmesi için yaratılmış. Ana unsur olarak, diğerleri de ara unsur olarak yaratılmış manası var burada. Burada da Allahu Teâlâ’nın insana verdiği kıymet var. Koskoca güneş insana amade.

Ne için? Zamanı bilmek için. Güneşin birçok faydası var elbette ama gündüzü geceye katması, geceyi gündüze katmasıyla beraber diğer ayetlerde var zamanımız kısa hepsini söylemeyeceğim ama zamanı bilmek için. Gündüz ve geceyi söylediği için zamanı anlıyoruz. Güneşle ilgili ve ayla ilgili şeylerde zamanı belirtiyor bize. Yani sadece güneşle ilgili zaman belirleme yok. Ayla ilgilide mesela gelirken aya baktım kameri ayın 13. Ya da 14ünü anladım. Neye bakarak? Aya bakarak anlıyorsun. Bunun gibi mevsimler falan hepsi zamanla ilgili bir ifadede bulunuyor. Nerden anlıyoruz zaten

“, kulluy yecrî liecelim musemmâ” ,

“hepsi akıyor bir ecele kadar”,

Ecel ne biliyormusunuz?

Zamanın sonu gibi. Yani muayyen bir vaktin sonuna ecel deniyor.

”İnsanı ölümden koruyan şey eceldir” diye çok güzel bir söz var. İnsanın ölmesine engel kişinin ecelidir.

Ecel Allahu Teâlâ tarafından belirlendiği için her ne kadar değişkende olsa geçen hafta bahsetmiştik. Allah’ın ilmi ile bazı şeylerde Allah’ın ömür vermesiyle ve ömürden alması var. Ama nihayetinde bu Allah nezdinde belli oda ecel diyoruz buna. Ecel gelinceye kadar insanın ömrü devam ediyor. Bırakın insanın ömrünü kâinatın böyle bir ömrü olduğunu, dünyanın böyle bir ömrü olduğunu burada görüyoruz.

Hepsi akıyormuş bir ecele kadar. nasıl bir ecel?

“Musemmâ” bu kelimenin kökü isim. Hani ismiyle müsemma diyoruz ya. İsmiyle belli.

Yani ismi ona o kadar yakışmış ki, ismiyle belirlendiği gibi demek. Buradaki manası da isimlendirilmiş, bir ismi konulmuş. Adı konulmuş, yani muayyen bir ecel. Allah indinde ne zaman olacağı belli. Aslında oda olaylara bağlıdır. Zaman olaylara bağlıdır. Nerden anlıyoruz bunun böyle olduğunu?

Zamanla ilgili, ecelle ilgili bir bilgi var. Allahu Teâlâ güneşe ve kamere musahhar kıldık diyerek zamanın aslında olaylara ve eşyalara endeksli bir yapıyla oluştuğunun da ifadesi var burada. Hani hatırlarsanız dehirden bahsetmiştik zamandan. Zamanın aslı dehir. Dehir ne demiştik?

Allahu teala gizli bir hazine. Yaratıyor. Mahlûkata “kün” diyor oluyor. Fakat bu olurken ne oluyor?

Mahlûkat oluşuyor ya, mahlûkatın ana özelliği nedir biliyor musunuz?

Sonlu olması. Baki olan kim?  Allah.

Mahlûk ebedi olabilir mi? Mümkün değil. Dolayısıyla, yaratılmasıyla beraber zaman otomatik ikiz kardeş.

Var mısın? Yok olacaksın.

İşte bu oluş sürecine dehir (zaman) deniyor.

Dolayısıyla yani ,”zamana küfretmeyin o Allah’tır.” Denilen ifade bu.

Dehir yaratılanla beraber o Allah’ın hu sistemiyle beraber, yaratma sistemiyle beraber otomatikman devreye giren bir şey. Ama neye bağlı zamanın akışı olaylara bağlı.

Ne zaman Allahu Teâlâ’nın muradı olursa o zaman geri dönüş olacak ve bitecek.

O zaman muradı ilahi de ne?

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim” bilindiğinde zaman bitecek.

Murad bitiyor. Biliniyor bitiyor. İşte bununla ilgili.

Bunu neden anlatıyorum. Zaman olaylara, eşyalara, maddeye bağlı. Dolayısıyla burada, ismi konulmuş derken de “müsemma” derken rabbim bunu kastediyor. Ama burada asıl, birinci olarak kastedilen dünyanın sonu. Bu dünyanın eceli.

Bu dünyanın eceli bitecek diyor. Allahu âlem bazı tefsirlerde geçiyor, kıyametin oluşuyla ilgili senaryolarda güneşin çok büyük bir etkisi olduğunu, zaten bu son 30. Cüzde Tekvir suresinde

“İzeş şemsu kuvvirat.” “güneş, dürüldüğü zaman” (Tekvir 81.1)

Gibi ifadeler var. Buradan anlaşılıyor.

“zâlikumullâhu”. İşte bunu yapan Allah’tır.

Yani bunu doğa olayı falan, kendiliğinden gelişen bir şey gibi görmeyin. Gördüğünüz olaylardaki halikı görün.

Güneşi görüyorsunuz.

Ayı görüyorsunuz.

Zamanın akışını, değişkenliğini görüyorsunuz ya.

“İşte bunu yapan Allah’tır.”  Yani hesaba katın bunu.

“Rabbukum” sizin rabbinizdir.

Sizin de rab olarak Allah’ı bilmeniz lazım.

Hani “benim rabbim, âlemlerin rabbi olan Allah’tır.” Diyor ya sizin yöneldiğiniz yerin Allah olması lazım.

Ne diyor firavun “ Musa’nın rabbine iman ettim.” Diyor. Kendi rabbime bile demiyor.

Yani rab yönelinen yerdir. Ama her yönelinen yer Allah değildir. Yönelinen yerin Allah olması lazım ki, işte o ayrıca bu sistemi yaratandır. Hz İbrahim aklımıza gelsin.

“lehul mülk” mülk onundur.

“vellezîne ted’ûne min dûnihî” o kimseler ki onun dışında çağırıyorsunuz.

“ted’ûne” dua etmek manasına geliyor. 2. Anlamı da çağırmaktır. Çağırmanın Türkçede bir ifadesi var. Davet. Davet ve dua aynı köktendir.

Sizin çağırdıklarınız yada sizin dua ettikleriniz. İkiside aynı şeklide

“İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn” de sen yardım istemiyor musun? Kimi yardıma çağırıyorsan, kimi davet ediyorsan dua ettiğinde o.

İşte diyor. Bu gerçek rab Allah olmazsa, onu bırakıp ta taptıklarınız hurma çekirdeğinin zarına bile malik değil.

Kıtmire bile malik değildir.

Bakın burada malik değil derken, mülk onundur derken bir ifade var. Biraz hızlı girelim işin içine

Cehennem meleğinin ismi ne?

Malik. bak mülk kelimesinden geliyor. Cennet meleğinin ismi ne?

Rıdvan oda rıza kökünden geliyor.

Yani Allahu Teâlâ diyor ki. Sen Bütün mülkün Allah’ın olduğunu anlamadan yaşarsan. Bütün mülkün, hem malın mülkün hem de kudretin kendinde olduğunu zannedersen malik sana yeter. Karşılığını onla alacaksın.

Eğer bunun böyle olmadığını anlarda Allah’ın rızasına ulaşırsan, razı olup da rızasına ulaşırsan o zaman sana da cennette Rıdvan yeter. İşte onlar hiçbir şeye melik değil derken de bütün sahibi Allah’tır.

En tehlikeli esma da arkadaşlar el-melik (malik) esmasıdır.

Neden tehlikeli? Böyle bir ifade kullandım. Her esmadan insanın nasibi var. Ama krallara, yöneticilere, sahip olan idarecilere sahip olduğu en fazla tecelli eden esma işte el-melik tir. Eğer bunu dikkatli kullanmazsa ayvayı yer. Tabiri caizse.

 O yüzden çok tehlikeli bir esmadır. O yüzden resurullah SAV ye bana melik bir kral ya da bir fakir kul olmak konusunda tercih yapıldığında ben fakir bir kul olmayı tercih ettim diyor.

İşin yukarısından biliyor peygamber efendimiz SAV. Bir kıtmire bile sahip değildir derken,

kıtmir bir tanıdık geliyor mu kulağımıza?

Kehf suresinde mağara ehlinin yanındaki köpektir. Değersizliği manasında o verilmiştir aslında. Biliyorsunuz tasavvufta da köpek neyi temsil eder?  Nefsi temsil eder. Yani burada da ikisinin birleştiği durum var. Kıtmir, hurma çekirdeği var ya onun üzerindeki incecik zara deniyormuş. Fark edilmiyor bile hurmayı yiyor çekirdeği çıkarıyor, orda ince küçük bir zar kimse fark etmiyor bile. Velhasıl böyle orda öyle bir zar vardı. Yani o zarı bile yapamazlar diyor. Ama burada bir şey var “onlar bir sinek bile yaratamazlar” (hac 22.73) diye başka bir ayet daha var ya. Rabbim öyle bir yaratmış ki kanadını bile yapamazlar. Derken burada kıtmir derken, hurma çekirdeğinde bile aslında ne tür sırlar olduğunu, değerli olduğunu ifade ediyor rabbim.

  1. ayete geçelim

“İn ted’ûhum” eğer onları çağırsanız da, dua etseniz de

“lâ yesmeû” işitmezler. Neyi?

“Duâekum” duanızı işitmezler.

“Ve lev” velev ki işitseler bile

“ve lev semiû mestecâbû” icabet edemezler. Cevap veremezler. Kime?

“ lekum,” size devam edelim.

“ Ve yevmel gıyâmeti” kıyamet gününde de

“ yekfurûne” yani hesap gününü kastediyor. İkinci surdan sonrasını kastediyor.

“ Bişirkikum” burası ilginç şirkinizi diyor. Reddederler. Yani sizin Allah dışında birşeyi yardım konusunda davet etmeniz bile buradaki ifadesiyle şirk. Şirk ne demek? Ortak demek. Şirket var ya ortak kurulan şirket bu. Ne kadar tehlikeliymiş.

“Ve lâ yunebbiuke” bunu sana haber vermez.

“Mislu habîr.”  Habir sahibi olandan başkası sana bunu haber veremez.

Habir olan kim burada? Allahu Teâlâ

Yani burada çok derinlikler var. Kabaca böyle geçelim.

Hani bu 3. Ayetin sonuna bağlayalım bunu.

“lâ ilâhe illâ huve feennâ tué’fekûn.” Ondan başka, ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz. Diyor ya işte, ondan başka ilah yoktur da.

Sizde dua etme konusunda bile hiçbir şeye malik olmayan kişiye yöneldiğinizde ona teveccüh ettiğinizde, bu şirktir.

Onu da sana, onlar artık hiçbir şey yapamazlar. Bunu da Allah sana haber verecektir. Bu bilgiyi Gibi bir ifade var.

Haftaya bunu biraz teferruatlandıracağım. Bu ilah konusu ilginç.

Allahu Teâlâ bize en büyük nimetin yaratılma nimeti olduğunu bilen, fakında bile olmadan, ne balığın farkındayız nede başka şeyin. Her şeyin bir nimet olduğunu, bırakın onu zaman gibi şeylerin, güneşin, ayın bile nimet olduğunun bilinciyle yaşamayı ve yüzümüze Allah’a yönlenmeyi ve bütün bunları yapanı doğa olayları değil Allah olduğunu bilerek, o şekilde yaşamayı, onun dışındaki şeylerden Allah dışında dua etmemeyi, ilah olarak saymamayı nasip etsin. Çünkü yaptığımız takdirde Allahu Teâlâ bir gün bunu bize el-habir ismiyle haber verecektir.

Allah ihlasımızı arttırsın inşallah.

“ve âhıru dağvâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn. “ (Yunus 10.10) el- Fatiha.

dualarının sonu da: “Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.