Sebe Suresi(32. Sohbet) 50. Ayet / yazılı metin

Sebe Suresi 50. Ayet

قُلْ إِن ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي وَإِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحِي إِلَيَّ رَبِّي إِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ

Kul in dalaltu fe innemâ edıllu alâ nefsî, ve in ihtedeytu fe bimâ yûhî ileyye rabbî, innehu semîun karîb(karîbun).

1. kul : de
2. in : eğer
3. dalaltu : dalâlette olursam
4. fe : o zaman, o taktirde
5. innemâ : ancak, sadece
6. edıllu : sapmış olurum
7. alâ : üzerine
8. nefsî : kendi nefsim
9. ve in : ve eğer
10 ihtedeytu : hidayete erdirildim
11 fe : o zaman, o taktirde
12 bimâ : sebebiyle
13 yûhî : vahyedillir
14 ileyye : bana
15 rabbî : benim Rabbim
16 inne-hu : muhakkak o
17 semîun : en iyi işitendir
18 karîbun : en yakın olandır

De ki: “Eğer dalâlette olursam, o zaman sadece kendi nefsim üzerine (sebebiyle) olurum. Eğer hidayete erdirilirsem, o taktirde bu Rabbimin bana vahyi sebebiyledir. Muhakkak ki O; en iyi işiten ve en yakın olandır.”

 

Sebe Suresine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen hafta ve geçen seneki son sohbette hak geldi batıl zail oldu ayetinin değişik açıklamaları ile hak sistemi açıklamaya çalışmıştık. BUGÜNKÜ AYETE GEÇMEDEN EVVEL GEÇEN HAFTAKİ HAK KONUSU ÜZERİNDE BİRAZ DAHA DURMAK İSTİYORUM.

Hak geniş bir kavram, örtücü genişleyen bir kavram.Hakkın birçok açıklaması var .Geçen hafta sadece Hakkın “sistem ” üzerine izahatına çalışmıştık. . Sistem olarak hakkı izah etmeye çalışmıştık. Bir iki cümle ile orayı geçiştireceğim. Çünkü 50. ayet ile bağlantısı var.

Şimdi hak kelimesinin kökeni Arapçada bir şeyin bir şeyle uyumlu olması demektir. Misal olarak kapının menteşesinin yuvasına uygun olmasına hak oldu deniyor. Tevafuk etti, uyum sağladı, buna uygun oldu manasında. Şimdi Arapçada bir kelimenin derinlerindeki manası ile ıstılahati, kullanımsal, terimsel manasının muhakkak bir alakası vardır. Buradaki alaka nerede? Bir şeyin bir şeye uygun olması ne demek? En genelinden en yukarısından düşündüğümüzde, Allahû Teâlâ’nın yarattığı  sistemin, o sistemi yaratma muradı ilahisine uygun olması anlamına gelir. Yani Allahû Teâlâ bir şeyi murad ediyor. Biz onu hadisi kutsiden biliyoruz ki; “Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim, mahlûku yarattım”. Murad bu. Buna uygun bir sitem yaratılacak. Yani kâinatın her aşamasının işleyen bir sistemi olacak. Bu da en baştaki murada uygun olacak.İşte bu işleyen sitemin adı hak. Yani her şeyin fıtrata uygun olarak yaratılması gerekiyor. Hz. İbrahim in dediği “fâtırıs semâvâti vel ard(فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ)”.” Her şeyi fıtrat üzerine yaratan rabb” İşte bu.   Fıtrat ne oluyor? Yaratılış muradı. Yani ayeti kerimede ne deniyor?

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

(وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ) (Zariyat 56.)

İşte bu yaradılış sitemindeki – özellikle cinlerin ve insanların – yaratılış sistemi fıtrat. Amaca uygun. Kulluk etme amacına uygun. Bunu bütün  komple sistem olarak düşünün. Arz ve semavat olarak düşünün, bu işleyen sistemin ismi de hak. Bir şeyin doğru geçerli olabilmesi için, yani günümüz ifadesi ile hak olabilmesi için bu hak sistemle örtüşmesi gerekiyor.

Mâliki yevmid dîn (مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ)  “din günü” derken.; bugünün ‘kişinin dini’ ile ‘Allah’ın dininin’ nekadar örüştüğünün görüleceği, analiz edileceği, hesabının edileceği gün demiştik ya , yaşarken de ‘kişilerin doğrularına’ doğru denebilmesi için Allah’ın bu hak sitemi ile örtüşmesi gerekiyor. <ş

Bu hak sistemin varlık sebebi de mülkiyete dayanıyor. Ne demek bu?

Bir kişi mülke sahip ise hakka da sahip demektir. Mesela kullanım hakkı diyoruz. Bir şeyin mülkiyeti. Yani asıl malik olan Allah’tır. Bu da onun sistemidir. Allah’ın da bu hak sitemi üzerinde hakkı vardır. Tüm mahlûkatı üzerinde hakkı vardır. Bu öyle bir hak sistem ki insanlarda hatta hayvanlarda hatta eşyalarda bile bu hakkın tecellisini görüyoruz ki şöyle annelik hakkı, babalık hakkı mesela. Yani bulunduğu Allah’ın verdiği pozisyona ve mülkiyete göre. Mülkiyet sadece mal sahibi olmak demek değildir, yönetim sahibi olmak demektir aynı zamanda. Melik oradan gelir. Çocukları üzerinde hakkı vardır demektir. Bırakın onu bir şeye sahip olmakla beraber de hak sahibi olunur. Davranışsal olarak bile hak var ki hakkını helal et denilen mesele o. Neyin hakkı bu? Mülkiyet hakkı hem davranışsal hem de mülkiyet hakkı olarak. Dolayısıyla o kadar geniş bir yayılım alanı bulmuş. İşte bu hak sisteme göre de sizin düşüncelerinizle elde ettiğiniz şeyler, sizin istihkakınız oluyor. Bunun sonucunda alacağınız ceza ve ödül de sizin müstahakınız oluyor.

Allahû Teâlâ’nın el-Âlim esması her şeyde ilk günden itibaren tecelli eder. Hak sistemi de bir formüle dayanarak halk edildi. İşte buna uygun davranılması da Allah’ın hakkı. İşte biz bu sistem üzerine yaşıyoruz ve de ona göre nasıl davranışlarda bulunacağımızı da öbür tarafta göreceğiz. İşte 50. ayet de bunun devamı olarak gelmiş.

Gul (قُلْ)- de ki

in (اِنْ)- şayet

daleltu(ضَلَلْتُ) – eğer dalalete düşersem ya da saparsam

feinnemâ edıllu alâ nefsî (فَاِنَّمَا اَضِلُّ عَلٰى نَفْسٖى) – bu ancak kendimin nefsi üzerine sapıtmış olmamdandır.

Yani kendi namıma, kendi nefsim adına sapmış olurum.

Devamında ise;

ve inihtedeytu (وَاِنِ اهْتَدَيْتُ)– eğer ben de hidayet üzerine olursam

febimâ yûhî ileyye rabbî (فَبِمَا يُوحٖى اِلَیَّ رَبّٖى)– bu da benim ancak bana rabbimin vahyi sayesindedir

innehû semîun garîb (اِنَّهُ سَمٖيعٌ قَرٖيبٌ)– o semidir, gariptir(yakındır)

Neden bu ayet yukarıdaki hak ile ilgili ayetin arkasına gelmiş. Çünkü hakkı Allahû Teâlâ sıratı müstakim ile ilişkilendiriyor. Hani Fatiha Suresindeki sıratı müstakimdeki gibi, ayağa kaldıran yol. Dosdoğru yol manasındaki. Hicr suresinde idi galiba, bana getiren yol benim üzerime olan yol. İşte de ki: Eğer ben saparsam… Bu sapmak neyden sapmak? Hidayetten sapmak. Fatiha suresinin son kısmını işlerken şöyle demiştik. Aslında iki tane yol yok. Bir tane doğru var. Öbürü yol bile değil. Eğer bedel olarak alırsam. İki tane yol var. Ya şu yol. Ya da şu yol. Birincisi Allahû Teâlâ’nın sıratı müstakim yolu. İkincisi ise diğerleri. Diğerleri de ikiye ayrılmış durumda. mağdûbi aleyhim(مَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ) kendilerine gazap etmiş olanlar ve bir de sapanlar. Bence bu bile değil.

Arazi düşünün bir demiryolu var ortadan geçen bir de arazi var. Arazi yol mudur? Değildir. Bunu işte yukarıdaki 49.ayette görmüştük. Cael hakku – hak geldi. Hak sistem geldi. ve mâ yubdiul bâtılu ve mâ yuîd- diğerleri ise sistem bile değil diyor Rabbim. Çünkü sistem olabilmesi için bir şeyi başlatması lazım ve de onu tekrar edip geri döndürebilmesi lazım. E diyor batıl bunu yapamaz ki. Yani sistem bile değil demek istiyor.

Sırat olarak değerlendirirsek bir tane yol var. Diğerleri yol bile değil. İnceliği görüyor musunuz? O zaman sanki şöyle olurdu. Şöyle bir yanlış anlayışla endeksleyerek söyleyeyim. Bir ara kendi aramızda konuşurken şöyle demiştik: Acaba kafalarda yanlış mı düşünüyorlar? Sanki şeytan Allah’ın düşmanıymış gibi bir algı var. Böyle bir şey yok ama ifade ederken buna benzer şeyler var. Sanki şeytan Allah’ın düşmanı. Hayır şeytan insanın, Müslümanın düşmanı. Allah’ın bir muhatabı onunla olmaz. Şirk olur çünkü. Ancak şöyle olur. Bir rahmani var bir de şeytani var. Ama bu hiçbir zaman Allah’ın muhatabı olan bir düşmanlık değil bizim muhatabımız olan bir düşmanlık. Dolayısıyla bir tek Allah’ın sıratı var. Bir de diğer arazi var. Yol bile değil o. İşte buradaki daleltü dediğindeki sapmak bu. Yani sıratı müstakimin içerisindesin, tren değil de otoban olarak misal verelim. Ve o yolda araba kullanıyorsun. Senin o yoldan çıkacak şekilde sağa ya da sola direksiyonu kırman dalalet oluyor. O yol sağdaki ve soldaki çizgiler doğrultusunda gittiğinde ki bu hak yol yani şeriat. Sistemin ismini şeriat olarak adlandırırsak o yolun çevresinde gitmek, düzgün gitmek oluyor. Bunun dışındaki her şey dalalet. Doğru yoldan sapmak dalalet. Allah’ın verdiği doğrular var, onun dışındaki her şey dalalet. Yoksa dalalet bir sistemin ismi değil. Eğer in daleltü- ben saparsam feinnemâ edıllu alâ nefsî – nefsimin üzerine sapmış olurum. Ayeti kerimede şöyle geçiyor. Nisa 79’da:

Mâ esâbeke min hasenetin feminallâh, ve mâ esâbeke min seyyietin femin nefsik

(مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ)

Sana ne isabet ederse iyilikten, o ancak Allah’tandır, sana da ne kötülük gelirse kendindendir ya da kendi nefsindendir. Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır, sana da ne kötülük gelirse nefsindendir. Bakın bu Allah’a karşı olan bilinçli ya da bilinçsiz ithamlardan kendinizi korur. Allaha hiçbir zarar gelmez de kendinizi ithamlardan korur. Kader inancının temel ayetlerinden biri budur. Bu ne manaya geliyor? Ancak ben kendi namıma sapmış olurum denilen kendi nefsimin üzerine sapmış olurum. Şu var. Allah saptırmaz. Kişi kendi sapar. Meallere dikkat ederseniz Allah’ın saptırdığı der. Allah saptırmaz. Allah kullarına karşı rahmet sahibidir. Bütün iyilik ve güzellikleri halk eder. Sana iyi ne isabet ederse Allah’tandır ama kötü olarak sana ne isabet ederse bu senin nefsindendir. Allah saptırmaz. Allah rahmandır. Kişi kendi sapar.

Maide de buna benzer bir ayet var. Maide 105. Ayet:

Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yedurrukum men dalle izehtedeytum

(يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ)

Yâ eyyuhellezîne âmenû(يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا) – ey iman edenler.

aleykum enfusekum (عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ) – siz kendinize bakın, kendinizle ilgilenin, nefisinizle ilgilenin, nefsinize bakın manası da var. Bir de sizin üzerinizde kendi nefsinizin sorumluluğu var.

lâ yedurrukum (لَا يَضُرُّكُمْ) – size zarar veremezler. Kim?

men dalle (مَنْ ضَلَّ) – dalalette olalar size zarar veremezler

izehtedeytum (اِذَا اهْتَدَيْتُمْ) – siz hidayette olduğunuz sürece.

Ey iman edenler size dalalette olanlar zarar veremezler. E vermiyorlar mı bugün? Veriyorlar. Bir sürü zarar veriyorlar. Ama Allah veremez diyor. Haşa yalan mı söylüyor? Zarar veremez diyor ama zarar veriyorlar. Ama şartını koymuş rabbim orada. Biz şöyle olduğumuz müddetçe şartlar orda ehtedeytu – hidayet üzere olduğunuz sürece. Demek ki biz hidayet üzerine olmadığımız her an dalalette olanların zarar vermesi ile karşı karşıyayız. Kabahat bizde. Yani nefsimizde. Peki, ne yapacağız? Formülü orada var. aleykum enfusekum – sizin üzerinizde kendi nefsinizin sorumluluğu vardır kenziniz ile ilgilenin.

Şam ya da Bağdat taraflarına zalim bir hükümdar geliyor. Asıyor, kesiyor birçok kişiyi. Bana bir alim çağırın diyor. Âlim geliyor. Hiçbir âlim gitmek istemiyor oraya. Neden? Gittiğinde asacak kesecek. Sonunda bir âlim tamam diyor ben giderim diyor. Ama zayıf ve çelimsiz biriymiş. Giderim ama bir şartla; bana bir deve, bir tane keçi, bir tane de horoz vereceksiniz. Temin edip veriyorlar. O zalim kral bir bakıyor karşısında zayıf, çelimsiz, sakalsız birisi. Seni mi gönderdiler diyor. Pek beğenmiyor. Diyor ki eğer iri cüsseli birini arıyorsan deve getirdim dışarda. Eğer sakallı birini arıyorsan keçi getirdim diyor. Eğer diyor gür sesli birini arıyorsan horoz getirdim sana diyor. Onun büyüklüğünü anlıyor ve soruyor. Peki, sizi büyük bir İslam topluluğu idiniz neden ben buraya geldim de sizleri yenebiliyorum diyor. Efendim diyor biz İslamiyet’i doğru anlayamadık. Allah belirli bir şey ikram ettikten sonra biz kendi nefsimizin derdine, rahatına düştük. Bu ilmi faaliyetleri, kendimizle ilgili ve başkasıyla ilgili cihadı terk ettik. Allah da sizi musallat etti diyor. Peki diyor bundan kurtuluş nedir. Eğer biz kendi kendimize düzelirsek senin gücün ne ki bize yetecek? Silinip gidersin.

Yani aslında bu ayeti söylüyor. Siz kendinize bakın. Siz hidayet üzere olduğunuz sürece hiçbir kimse(dalalette olanlar) size zarar veremez. Şimdi bugün İslam âleminin geldiği durumu düşünün. Bunun sebebini biz İsrail’de, Amerika’da, Rusya’da arıyoruz ama Allahû Teâlâ gerçek sebebini gösteriyor. Kendinize bakın diyor. İşte burada diyor ki ayette: bunu da resulüne diyor: Eğer ben dalalete saparsam ben kendi nefsimin üzerine sapmış olurum. Orada da iki tane ala var. Ala nefsi diyor ala harfi ceri var edatı var. Bakın Maide 105deki ayete bakarsak da burada ne diyor. aleykum enfusekum. İlkinde ala en –nefislerinizin üzerinde vardır burada da aleykum enfusekum – nefsimin üzerinedir diyor. Ala nefsi meallerde atlanmış. Ama burada ala harfi cerini Rabbim boşu boşuna kullanmamış. Diğer ayetlere baktığımızda ala ile irtibat kurulabiliyor. Aleykum enfusekum –sizin üzerinize vardır. Ne vardır? Sorumluluk vardır. İşte burada da nefsin üzerine. Bakın maalesef meallerde nefis kelimesi sadece şahıs olarak kullanılmış. Ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım nedeni de şuymuş: nefis hem kişi hem şahsiyet, öz ben anlamına gelir. Hem de kişinin nefsi kötülüğü emreden nefsi emaresinden deki nefistir demi bu. Fakat meallerde ikiye ayırmışlar. Şöyle:

Maalesef biz İslam’ı hep bir zannediyoruz da değil. Aynı şey Kuran’la ilgilenen âlimler arasında da olmuş maalesef. Âlimler ikiye ayrılmışlar. Kelamcılar ve tasavvufçular diye. Tasavvufçu tefsircilerinkine diğerleri itibar etmemiş. Kelamcıların tefsirine diğerleri itibar etmemiş. Bunun en fazla ayrımlarından biri bu nefis kelimesi. Şimdi nefis terbiyesi var tasavvufta. Dolaysıyla tasavvufçular haklı olarak nefis kelimesinin geçtiği yerlerde terbiye edilmesi gereken Allah’ın sistemi içerisinee koymuş olduğu nefsi almışlar çünkü faydalanması gerekiyor. Diğer grup da sırf onlardan olmamak onlara muhalefet için nefis kelimesin öz şahıs, benlik, karakter, kişi anlamında almışlar. Fakat bu bir yerde büyük bir hata vermiş. Musa Aleyhisselamla ilgili bir hikâye var. Kavmi ile Kızıldeniz’i geçerken deniz yarıldıktan sonra firavunun zulmünden kurtuluyor. Bir alana geliyorlar. Rahat ve güvenli bir alan. Siz burada kalın diyor. Ben rabbimle konuşmaya gideceğim diyor. Belli bir müddet sonra geri geliyor. Tevrat’ın yazılı levhaları, on emir ile geliyor. Geldiğinde bakıyor ki Samiri denen bir kişinin etkisi ile altından bir buzağı heykeli yapılmış ve insanlar o buzağı heykeline tapıyorlar. Neler atlatmışlar? neler olmuş? Bunun üzerine olan sahneler var. Ora ile ilgili bir ayet var. Ayette diyor ki: Nefislerinizi öldürün. Şimdi burada duruyorlar kelamcılar, tasavvufi açıklamaya karşı olanlar. Burada tasavvufi nefis olduğunu kabul etseler onlara karşı ödün vermiş olacaklar. Burada kişi anlamında. Şimdi kişi anlamında olunca birbirilerinizi öldürün manasına geliyor. E şimdi öbür türlü olsa da olmayacak. Hemen İsrailiyat, hemen Tevrat’ın açıklamalarında ne var karıştırılmaya gidiliyor. Bakıyorlar ki bir hikâye var Tevrat’ın nüshalarında. Tahrif edilmiş Tevrat’ı izah ederken kullandıkları hikâyelerde şöyle bir bölüm var. Allahû Teâlâ güya onları ceza olarak karanlıkta hepsinin eline bir bıçak veriyor ve rastgele sallıyorlar. Ve bu sayede bir rivayete göre 3000 kişinin öldüğü söyleniyor. Ve bunu maalesef tefsir kitaplarına geçirmişler. Böyle saçma bir şey tefsir kitaplarına geçmiş neden çünkü temelinde, niyette hata var. İlla nefis demeyecek ya ona illa tasavvufçuların kullandığı şekilde kullanmayacak ya. Kişi diyecek, kişi deyince delil bulacak maalesef delalette olanların delilleri bulunuyor ve geçiştiriliyor. İşte o yüzden arkadaşlar bir gruba ait olmamak gerekiyor. Hani hanif konusunda işlemiştik Rum suresi 32. Ayetinde: Onlar dinlerini fırka fırka ettiler, parçalara ayırdılar, şialara böldüler, her hizip kendindeki ile ferahlanmaktadır.

Biz zannediyoruz ki bu ayet Yahudilere inmiş. Ve onun bir öncesinde ise müşriklere ikaz var. Yani tefsirci bile olsan o ayetin şeyinden çıkmıyorsun eğer illa bir grubun savunuculuğunu yaparsan böyle saçma sonuçlara da gidebiliyor. İşte burada ala nefsi dediği yer bütün meallerin çoğunda kendi namıma sapmış olurum diyor. Doğru. Hem nefsi kişi, benlik olarak alacağız. Hem de Allahû Teâlâ’nın bizim sitemimizin içerisine koyduğu nefis olarak alacağız. Birini diğerine tercih etmeyeceğiz. Kuran-ı kerim öyle mucizevi bir kitap ki her daldan, her alandan, hem dikey hem yatay boyuttan izahatı var ki her şeyi kapsamış bir kitap. O yüzden burada kendi namıma sapmış olurumda da bir mana var. Ama kendi nefsim adına da sapmış olurum anlamı var.

İsmaik Hakı Bursevi’nin Ruhul Beyan tefsirini okumanızı şiddetle tavsiye ederim. İsmail Hakkı Bursevi Peygamber efendimiz(sav) i rüyasında görüyor. Peygamber efendimiz:

-Ümmetim için bir tefsir yaz, diyor.

Ve yıllarca Bursa Ulu Camiinden vaazlar veriyor ama önceden hazırladığı tefsir üzerine vaazlar. Ve bu vaazlar kitap haline getirilerek basılıyor. Erkam Yayınlarından çıkan tefsiri hala piyasada mevcuttur.

Orada bu ayetle ilgili şöyle bir ifade var: Bir başkası bir insanı saptıramaz. Kişi sapar.

Bu ayete özgü bir ifade. Bir kişi başka birini saptıramaz. Kişi sapar. Zaten Kuranın genelinde de bununla ilgili ayetler var. İşte “sizi taptıklarınızı gösterin diyor. Onları gösteriyor rabbim. Bizim onların üzerinde bir hâkimiyetimiz yoktur ki diyor. Onlar gerçekte bize de tapmıyorlardı diyor. Yani başkası değil kişi kendi kendine sapıyor. Bırakın Allah saptırmaz kişi sapar meselesini, bu ayete göre kişi bir başka şahıs insan bile saptırmıyor. Şeytan dahi saptırmıyor. Allah saptırıyor zannediliyor haşa. Ve altında şeytan saptırır zannediliyor. Hayır.

Allahû Teâla Hicr Suresinde ne diyor: Bak o şeytanın iddiası. Şeytanın iddiası Hicr suresindeki özellikle. Ben hepsini saptıracağım senin muhlis kulların hariç. Biz yiyoruz bunu. Bakın Kurandaki her ifade Allah’ın ifadesi değildir. Gale denilen şeyler iki nokta üst üstedir. Yani şeytanın ifadesi de var. Dikkatli olmamız gerekiyor. Ne diyor ben hepsini saptıracağım senin ihlaslı kulların müstesna diyor. Allahû Teâlâ diyor ki hayır. Senin onların üzerinde bir sultan yoktur. Ancak sana uyanlar müstesna. Bu ne demek burada? Şeytan saptıramaz. İnsan sapar. Allahû Teâlâ orada bizim savunmamızı yapıyor. Birçok meal ve tefsirlerde bu ayet farklı yorumlanmış. Sanki şeytan saptırıyor da insan sapıyor gibi.

Bugün bir arkadaş uyardı bizi mealler konusunda. O dedi: Yemeyin dedi. O şeytanın iddiası. Ben saptırırım diyor. Muhlis kulların farklı. Allahû Teâlâ da bizim savunmamızı yapıyor. İddianın reddiyesi var orda. Senin hiçbir sultan, hükmün yoktur. Ancak sana uyanlar müstesna. Bu bile değil.

Ruhul Beyanda kişi bile bir kimseyi saptıramaz diyor. Kişi kendi sapar. Bakın Hz. Âdem’in Allah’ın affına mazhar olmasının sebebi suçu kendi nefsinin üzerine almasıdır. Ben nefsime zulmettim diyor. Hata bakımından Kuranda benzer kelimeler geçiyor. Şeytan ile Hz. Âdemin yaptığı hata aynı kategoride değerlendiriliyor. Asa diyor isyan etti. Farkı nedir? Hz. Âdemin kurtulmasının sebebi ben nefsime zulmettim diyerek tövbe etmesi. Eğer tövbe etmese idi geriye dönüş imkânı bile olmayacaktı. Yeryüzüne indirilecekti şeytan ile aynı konumda belli bir müddet yaşayacaktı sonrasını bilmiyoruz. O yüzden arkadaşlar aleykum enfusekum diyor ya maide 105’te. Kişi bütün hayırların bütün iyi şeylerin Allahtan olduğunu, başına isabet eden kötü şeylerin de kendi nefsinin üzerinde olduğunu bilirse, bu Nisa 79 idi. Maide 105’e göre. Hiçbir zararın olamayacağını, dalalette olanların zarar veremeyeceğini, ancak hidayette olduğu sürece bunun geçerli olduğunu, hidayette olmama durumumun bu zararı oluşturduğunu ve hidayette olmama durumunun sebebini de aleykum enfusekum e bağlarsak da siz kendi nefsinizle ilgilenin, kendi nefsinizi düzeltin ile alakalı olduğunu bilirse sadece kendi ile ilgilenmesi yeter. Kişi suçu kendi nefsinde arayacak. Bu nedenle tasavvuf, maneviyat hep bu nefis terbiyesi üzerinde durmuş.

ve inihtedeytu – eğer ben hidayet üzerinde isem. Bu iftial babı denilen bir bab. Mutavaat deniliyor buna dönüşlülük manası veriyor. Örneğin ben camı kırdım, cam kırıldı. İşte bu kırılma olayına dönüşlülük diyoruz. Bunun Arapça ifadesine mutavaat deniyor. Burada da hidayet kökü var. Ama başına t harfi gelerek ihtedeytü iftial babı olmuş. Şu manaya geliyor. Hidayete iletilmek durumu. İl eki ile bu dönüşlülük oluyor. Hidayete, doğru yola iletmek dersek de dönüşlülük ile beraber iletilmek oluyor. Yani ben hidayete iletilmek pozisyonunda olduğum sürece. Yani ihtedeyt durumu olduğunda ne oluyor? Kişi Allah’ın hidayeti üzerine onun gereklerini yaparak yaşamak durumunda oluyor. İhdeyetu de o fiili kendinize alıyorsunuz. Allah hidayet ediyor ama siz o durum içerisinde kalmaya gayret ediyorsunuz. Bu Allah’ın belirli bir pozisyonda kalmanın sağlanması bile yani şartlar bile bakın ne ile ilgiliymiş?

febimâ yûhî ileyye rabbî – Benim bana ettiği vahiy sayesindedir.

Hani diyordu ya Nisa 79’da. Senin başına gelen şeyler ancak Allah iledir var ya burada da Peygamber Efendimizin ağzından. Çünkü gul emrinin birinci muhatabı kim? Resulullah(sav) Efendimiz. Bir de bizim de muhattaplığımız var. Ama burada bize rabbimiz vahyediyor mu? Direkt olarak etmiyor. Biz nebi, resul değiliz. Etmiyor ama biz ayeti kendi üzerimize alırsak nasıl vahyedilmesi sayesinde biz hidayet üzerinde olma durumu üzerinde bulunuyoruz cevabına gelince de şunları söyleyebiliriz:

Birincisi biz tabiiyet açısında Kurana ve Resulüne bağlıyız. Peygamber Efendimize indirilen kuran ve onun söyledikleri ile de biz yolumuzu bulmuyor muyuz? Yani hidayet üzerine bulunma durumunda olmuyor muyuz? Kitaba uyduğumuzda yani Allahu Tealanın kitabına uyduğumuzda vahiy üzerine olmuş oluyoruz. Bize vahiy indirilmesine gerek yok. Zaten indirilmiş bir vahiy üzerine kelam haline getirilmiş bir şey.

İkincisi de Necm suresi olması lazım: Battığı zaman yıldıza and olsun ki arkadaşınız Muhammet sapmadı ve azmadı o arzusuna göre de konuşmuyor. Bildirdikleri kendisine vahyolunan bir vahiyden ibarettir. Yani Peygamber Efendimizin ağzında çıkanlara ne deniyor? Hadis deniyor. Yaptıklarına sünnet deniyor. Konuştuklarına, bahsettiklerine hadis; hal, hareket ve davranışlarına sünnet deniyor. Bakın bizim öyle aleni bir insanın yapmış olduğu davranışlar olarak gördüğümüz şeyler de söyledikleri de aslında kendisine vahyedilen vahiymiş. Bakın birebir vahiy değil. Birebir vahiy Kuranı Kerimdir. Ama Allahtan gelen bir iletişim olduğunu düşünün. Kalbine inen bir vahiy. O vahiy sayesinde hareketlerini ve konuşmalarını düzenliyor demektir. Bakın şu konuda yanlış yapılıyor.

Rahmetli Hasan Hoca ile konuşmuştuk. Vahyi= İlahi kitap gibi algılanıyor. Eğer öyle olsa idi bakın kaç tane bildiğimiz kitap var dört tane: Tevrat Zebur İncil Kuranı Kerim. Bir de bazı sahifeler var. Bunlar sadece vahiy olsa idi, kitap indirilmeyen peygamberler ile Allahû Teâlâ hiç mi vahiy yoluyla iletişim kurmuyordu. Yani Zekeriya As ile diğer peygamberlerle hiç mi iletişim kurmuyordu. Vahiy değil mi idi o iletişimin ismi. E sadece kitapta olanlar vahiy ise onları nereye sokacağız biz. Dolayısıyla vahiy Allahû Teâlâ’nın kulu ile olan iletişimidir. O iletişim de Peygamber efendimiz(sav)de vardı. Ve bütün söz ver davranışları da vahiy kanalı ileydi. Bakın vahiy ile ilgili bir ayet var. Allah bir insana ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izni ile ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o yücedir. Hüküm ve hikmet sahibidir(Şura,51)

Yani kulları ile bir vahiy konusunda iletişimin olabileceğinin bile bir işareti bu. Ki biz biliyoruz ki vahiy sadece nebilere inmiyor. Kuranda geçen ifadesi ile bal arısına bile vahyettik diyor. Hz İsa’nın havarilerine vahyettik deniyor. Meryeme vahyettik. Hz Musa’nın annesine vahyettik deniliyor. Yani sadece vahiy resullerle olan bir iletişim değildir. Allahû Teâlâ’nın kullarıyla hatta arılarla iletişimine vahiy denir. Bunun da küçük versiyonuna ilham denir. Şems suresi 6.ayette şöyle geçiyor:

Feelhemehâ fucûrahâ ve tagvâhâ

(فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا)

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını ilham edene hamdolsun ki. Bu insana, ilham edene diyor yani bize. Bırakın şimdiyi yaratılış sistemimizde Allahû Teâlâ ilham etmiş bize. Aslında bize değil. Nefse ilham etmiş. Neyi ilham etmiş? Bir takvayı, iki fücru. Doğruyu ve yanlışın ne olduğunu bizim nefsimize ilham etmiş. İşte diyor ya burada hani ben eğer ihtedeytu hidayet üzerinde olursam bu bana Rabbimin vahyi üzerinedir. İşte Şems suresindeki ayet vesilesi ile bizim nefsimize de daha evvel ilham edilmiş olduğunu ve bu sayede de bizim hidayet üzerine olduğumuzun bir göstergesi arkadaşlar. Bakın bunun ne faydası var?

Ayeti Resulden aldık kendimize getirdik. Eğer sadece Resul üzerine Peygamber(sav) üzerine kalsa ne olur? Onun doğru yolda kalması vahiy üzerinedir anlamına gelir. Biz o zaman ayvayı yedik manasına gelir. Çünkü bize vahyedilmiyor ona vahyediliyor ona de emri var o da diyor ki benim hidayet üzerine olmam anacak Rabbimin bana vahyi üzerinedir. Bakın O bile diyor. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir Peygamber bile diyor ki hatta de emri var. Ben saparsam dalalette olursam, Resulullah’ın bu fiille ifade edilmesi ne kadar ilginç. Resulullah’ tan bahsediyoruz. Benim nefsim üzerinedir de deniyor. Hidayet üzerine bulunmam da ancak Allah’ın vahyi üzerindedir. Yani o vahiy olmazsa ben duramam diyor. Şimdi biz bu ayeti sadece Resulullah’a götürürsek sanki bizim üzerimizde değilmiş gibi oluyor. Hayır, Allahû Teâlâ diyor ki bizim en başta şems suresinde bahsettiğimiz gibi yaratılışın başında sizlerin nefisleri içine, sisteminize hidayet unsurlarını yükledim. Öyle kaçamazsınız. Sana neyin doğru neyin yanlış ayırt edeceğin sistemi sana yükledim. Bu vicdan olarak da ifade ediliyor. Kurtaramazsın diyor artı sana vahiyle inmiş kitabı gönderdim diyor artı konuşmasının vahyi dışında hiçbir şey olmayan resulün sünnetleri sana bildirildi. Ve hadisleri bildirildi. Sen o yüzden kaçamazsın diyor. O yüzden senin hidayet üzerine olma durumunu Allah’tan bil. Dalalette olma durumunu da sakın ne başka arkadaşından ne insandan ne şeytandan ne de haşa Allah’tan değil kendi nefsinden bil. Ve bu yukarıdaki hak sistem üzerine söyleniyor arkadaşlar. Hak ve batılı ayrımını yaptı. Allahû Teâlâ da hak sistem üzerine olmanın ne olduğunu burada ifade ediyor. Ve nasıl davranman gerektiğini söylüyor.

İnnehû (اِنَّهُ) – şüphesiz O

Semîun(سَمٖيعٌ) – semidir, işitendir

Garîb(قَرٖيبٌ) – gariptir, yakındır

Eğer garib i burda karibi yakınlık sahibidir yakındır’ı sıfat olarak da söylersek o yakın olan işitendir. Sıfatın bütün özelliklerine uyuyor. Yakın olan. Şimdi burada in diyor ya. Gul dedikten sonra iki tane in cümleciği var. Birincisi in daleltu – eğer ben dalalette olursam şöyle şöyle. İkincisi ben hidayet üzerine olursam şöyle şöyle. Şimdi ayeti Resulden çıkaralım. İnsan olarak düşünelim. Bütün insanlığın sistemi olarak ele alırsak şayet edatı ve şart edatı ile beraber iki yol gösteriyor Allahû Teâlâ. Bir dalalet yolu bir de hidayet yolu. Ayetin sonundaki semîun garîb ikisine de gidiyor. İki şartlı yola da gidiyor. A şıkkı sen dalalette olursan da Allah işitendir, yakındır. Sen hidayet üzerine de olursan işiten ve yakındır. Farkı nedir? Nasıl tesir eder? Yani dalalette olana semiğ karib nasıl tecelli eder? Hidayette olana nasıl tecelli eder? Bakara 284’ü biz çok kullanıyoruz. Maalesef bu ayete nesih ayeti demişler. İnsanlığın en büyük trafik kazalarından biri. O kadar çok ıskalanmış ki. Eğer o nesih ayeti olarak şey yapmasaydı inanın çok fark ederdi. Maalesef. Amener Resulü’den hemen önceki ayet.

Ayette diyor ki: Lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Hepsi Allah’ındır. Eğer siz nefsinizde olan şeyi açıklasanız da ve ya onu gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. O dilediği kimseyi bağışlar ve dilediği kimseye azap eder. Her şeye kadirdir. Bunu son 3-4 yıl içerisinde o kadar çok tekrar ettik ki muhakkak zihinlerde yer etmiştir. Yani diyor ki Allahû Teâlâ. Bırakın sadece yaptığınızı, ben sizin nefsinizdeki benlikleri ile de muhasebe edeceğim ama eğer onu kefere edersem, üzerini örtersem yırttınız. Eğer bu oraya bir şekilde gelirse çok zor işiniz manasında bir ayet. Şimdi dalalette olan bir kimsenin bu ayetin tecelli etmesi için dışarıda bir şey yok zahirde değil mi biz zahiri ile değerlendiriyoruz insanları. Ama Allahû Teâlâ içi ile değerlendiriyor. İçi ile nasıl değerlendirecek? İç seslerin duyulur hale gelmesi ile bu olur.

İç sesler de değişik mekanizmalarla tezahür eder. Birisi mesela negatif mekanizmalarla tezahür eder ve bu şeytan vesvesesidir. Konuşur durur. Birincisi vesvese ikincisi nefsi dürtüler. Fakat bu kişinin içerisinde sanki sesmiş gibi tezahür ediyor. Aslında bunlar ses değil. Vahiy ses değildir ama Resulullah’ın ağzından ses gibi kelimelerle tecelli ediyor. Biz insana beyanı öğrettik diyor Rahman Suresinde. Bu beyan beyyine yani açık etmekten geliyor. Aslında vahiy bir nur, kalbe iniyor fakat oradan tezahürü insanın diline gelmesi kelime ile oluyor. Bu ses olarak tecelli ediyor. Bu batıni olan bir şeyin zahiriye tezahürü. Bir de zahiri olan bir şeyin batını tezahürü de işte bu iç sesler olarak tezahür ediyor. Ama kime? Kişiye. Bunu kişiden başkası duyuyor mu? Hayır. Duysa var ya kimse kimse ile konuşamaz. Kimse kimsenin yüzüne bakamaz. Çünkü ne şeytan vesveseleri böyle ifade edilmeye çıkarılacak kadar yüz kızartıcı olmayan şey. Ne de biz nefsimize tekâmül hale güzel hale getirdik içimizden maalesef neler geçiyor neler. Bunun zahir olduğunu düşünsenize, yakınımızda kimse kalmaz. Ama Allahû Teâlâ o kadar rahman ve rahim ki o kadar hilm sahibi ve vakur ki bütün bunları bildiği halde ve bunların bırakın kelimeler haline gelmiş halini. Derinlerin derinini bildiği halde hala bize ikram edip duruyor.

İşte burada semiğ derken de Allahû Teâlâ diyor ki eğer saparsanız kendi nefsinizle sapmış olursunuz diyor ya işte bu senin sapmana vesile olan nefsinden çıkan sözleri de, konuşmaları da ben duyuyorum demek. Ama nasıl duyuyor biliyor musunuz? Garib olarak duyuyor. Siz beni uzaklarda falan zannetmeyin. Ben size şah damarınızdan daha yakınım. Yakınım. Bakara 284’te geçen nefsinizdekileri. İşte biz o nefsimizden gelen sesleri ayırt etmek zorundayız. Öyle kişi zannediyor ki kafasına gelen içine gelen düşünceler kendi düşüncesi. Hayır, arkadaşlar en azından üç mekanizma var:

Biraz evvel söylediğim nefis mekanizması var. Nefsin sana dediği hadi hadi şunu yap böyle yap şöyle yap, şu nasıl adam dediği kendi içinden kaynaklanan ses var. Artı senin ayağına çelme takmak isteyen kendi gittiği için Allah tarafından zaman mühlet verişmiş olan şeytanın sana akıl oyunları ile söylediği sözler var. Biz buna vesvese diyoruz. Vesvese zannedildiği gibi kuruntular değildir. Bize kuruntu şeklinde bir şey söylenmiş. Kuruntu da onun içerisinde fakat zihin oyunlarıdır. İşte geçen hafta bahsettik ya. Ya sünnete ne gerek var adam diyor. Sünnet benim ile Allah arasında ağır ağır namaz kılmamı engelliyor sünneti bırakayım ki ben ağır ağır namaz kılayım diyor. Bu zihin hamlesi. Bu nefis hamlesi değil. Bu şeytanın akıl hamlesi. Kurnazcasına senin aklına felsefesine gönderdiği şeyler şeytan hamlesidir. Ama aynı çocuk gibi isterim isterim yapsana yapsana, ya canım namaz kılmak istemiyor ya da kelimelere vurmak istemediğim başkaları hakkında söylenen şeyler de kişinin kendi nefsindendir. Biz içimize gelen bu sesleri neden olduğunu ayırt edeceğiz arkadaşlar. Bir de pozitif olan hani diyor ya takvasını da bildirdik nefse. Allahi, rahmani olan duygular vardır. Vicdan olan şeyler. Bunları da ayırt edeceğiz ve koordinatör olarak aklımızla beraber irademizle birlikte de güzel şeyler düşünüp üreteceğiz. Üretmezsek ne oluyor Bakara 284’te ne olacağını söylüyor. Onunla sizi hesaba çekeceğim. Ama Allah’ın örttüğü ya da mağfiret ettiği şeyler müstesnadır diyor. İşte buradaki semiun garip olayını dalalette olanlar için tezahürü bu. Bu kötü. Allah korusun bundan. Kaçmak mümkün değil ama mümkün olduğunca Allah korusun. Kendi nefsimizin o dizginlerini tutarak biz de biraz dikkat edelim o bizi dizginlerine bağlamasın. Biz onun dizginlerini tutalım. İkinci kısmı olan hidayet üzerine olma durumu ne? Orda semiun garip nasıl tecelli eder? Allahû Teâlâ ben o güzellikleri de duyuyorum ve ben sana garip olarak yakınım. Bu Buruc suresi 13-14’te var. Oradan aktarayım. Buruc 13’te diyor ki:

İnnehû huve yubdiu ve yuîd(اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعٖيدُ) – Allah başlatır ve geri dönderir. Ayet devam ediyor:

Ve huvel ğafûrul vedûd(وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ) – O örtendir ve veduddur.

Vedud seven demektir. Allahû Teâlâ burada seven. Garip de yakın demek. Eğer siz hidayette olduğunuz sürece ben sizin o içinizden gelen ve ifade ettiğiniz güzel şeyleri de duyarım ve size garip olduğumda da size vedud olarak tecelli ederim. Yani sizi severim. Başka bi ayette de eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin. Bana tabi olun dediği ne işte buradaki benim rabbimin vahyi üzerineyim. Resulullah aracılığı ile vahyedilen kurana uyduğumda ve onun sünnet ve hadislerine uyduğumda, semiğ olan Allah garip olarak yakın olarak tecelli ediyor ve bunun görüntüsü de sevilmek arkadaşlar. Ve bir şeye yakın olmak ve sevilmek en üstün ikram derecesidir.

Firavuna soruyorlar o sihirbazlar eğer biz bunu kazanırsak ne var bize iyilik olarak diyor. Siz benim yakınlarım olacaksınız. Gözdelerim olacaksınız. Firavun en büyük ikram olarak-tabi yanlış mekanizma olarak- yakınlığını ortaya koyuyor, onlar da tav oluyor. Bir de alemlerin rabbi olan Allah’ın kullarına yakınlığını, onlara ikram ettiği mukarrebun(yakın olanlar) olunma ikramını. Ve bunun bu dünyadaki tecellisi işte Buruc 14’te olduğu üzere Vedud esmasının tecellisidir. Sevilen sevendir. Biz de o zaman sevilmiş oluyoruz. O yüzden Allahû Teâlâ kendi hak sistemini doğru anlayıp, nefislerine hâkim olan, onları terbiye eden ve Allah’ın indirdiği Kuran’la ve ona vahyedilmiş olan Resulullah’ın sünneti ile ve hadisleriyle amel edip Allah’ın yakınlığına mahzar olan kullarından eylesin. Eğer böyle olmazsak ahirette işimiz zor arkadaşlar. Orada da Allah bize es-seddar, el-gaffar’lığı ile mağfiret sahibi olması ile yardım etsin. Allah bizi en yakınlarından eylesin. Amin

Sadakallahülazim.

Sebe Suresi (34.Sohbet) 51-54. Ayet / yazılı metin

Sebe Suresi 51-54. Ayet 

51-)وَلَوْ تَرٰى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرٖيبٍ

Bir görsen onları korku ve telaşa düştüklerinde! Artık kaçış, kurtuluş yok! Çok yakın bir yerden yakalanmışlardır.

52-)وَقَالُوا اٰمَنَّا بِهٖ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ

“Ona inandık!” dediler. Ama nasıl mümkün olur onlar için imana ulaşmak o uzak yerden!

53-)وَقَدْ كَفَرُوا بِهٖ مِنْ قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ

Halbuki daha önce onu (hakkı) inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı.

54-)وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِم مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُّرِيبٍ

Artık kendileriyle, iştahla arzuladıkları şey arasına engel konmuştur. Tıpkı daha önce yoldaşlarına yapıldığı gibi. Gerçek şu ki onlar, tutarsızlığa iten bir kuşku içindeydiler.

1. ve hîle : ve ayrıldı, set çekildi
2. beyne-hum : onların arasına
3. ve beyne : ve arasına
4. mâ yeştehûne : istek duydukları şeyler
5. kemâ : gibi
6. fuile : yapıldı
7. bi eşyâı-him : yandaşlarına/yoldaşlarına
8. min kablu : önceden
9. inne-hum : muhakkak ki onlar
10. kânû : oldular, idiler
11. : içinde
12. şekkin : şüphe
13. murîbin : kuşku veren, endişe veren

 

  1. Ayet:

Ve lev terâ iz feziû felâ fevte ve uhızû mim mekânin garîb

(وَلَوْ تَرٰى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرٖيبٍ)

  1. Ayet:

Ve gâlû âmennâ bih, ve ennâ lehumut tenâvuşu mim mekânim beîd

(وَقَالُوا اٰمَنَّا بِهٖ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ)

  1. Ayet:

Ve gad keferû bihî min gabl, ve yagzifûne bil ğaybi mim mekânim beîd

(وَقَدْ كَفَرُوا بِهٖ مِنْ قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ)

  1. Ayet:

Ve hîle beynehum ve beyne mâ yeştehûne kemâ fuıle bieşyâıhim min gabl, innehum kânû fî şekkim murîb

(وَحٖيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا فٖى شَكٍّ مُرٖيبٍ)

Evet arkadaşlar geçen haftaki ses kaydındaki bozukluklar nedeniyle bu sohbeti yeniliyoruz. Konunun önemine binaen de bu sohbeti tekrar yapmak istiyorum.

Sebe Suresi 50. ayet bir önceki ayeti “innehû semîun garîb(اِنَّهُ سَمٖيعٌ قَرٖيبٌ)” diye bitiyordu. Bakın dikkat edin 51.ayet de “mim mekânin garîb(مِنْ مَكَانٍ قَرٖيبٍ)” diye bitiyor. Sonra da iki tane “beîd(بَعٖيدٍ)” var uzak manasında 52.de – mim mekânim beîd. Tekrar 53.te de mim mekânim beîd diye. Yani rabbim iki kez yakın manasında garîb i kullanmış. İki kez de beîdi kullanmış. Burada 50. ayetle 51. ayete bir geçiş var. Yani 51,52, 53, 54 mana bakımından bütün. Ama diğer derslerden biliyoruz ki; Kuran’da hiçbir surede alakasız gibi gözükse de bir ayet diğerine bağlanırken bağlam denilen siyaku sibak bir anlam bütünlüğü içerisinde bağlanıyor. Kesinlikle ayrı değil. Bunu unutmayalım. Şimdi ne diyordu yukarıda:

De ki: Gul. Eğer ben saparsam dalalete düşersem ancak kendi nefsim üzerine/adına düşmüş olurum. Eğer de hidayet üzerinde bulunursam bu benim Rabbimin bana vahyi iledir. İnnehû semîun garîb. Buna ne demiştik? Yukarıdaki nefis ifadesine bağlayarak sapma durumunda insanın iç sesleri, düşünceleri olacağını; kişi içindeki negatif ve pozitif sesleri dinleyerek bir karara vardığını (irade); ve bu seslere rabbimin kişinin derinlerinin derinlerini bilmesi hasebiyle Allah’ın çok iyi duyduğunu, semiğ işiten demek fakat işiten de yetmiyor bakın garib diye sıfatla gelmiş. Yakın bir şekilde. Hani ben size şah damarınızdan daha yakınım konusu ile alakalı olarak burada garib gelmiş. Yakınım. Şimdi devamında Peygamber efendimiz(SAV)’ e bir sahne ile ilgili bilgi veriyor:

Ve lev terâ(وَلَوْ تَرٰى). Keşke manasına geliyor burada. Ah keşke bir görsem. Ve lev terâ. Ne zaman?

iz feziû(اِذْ فَزِعُوا). Onların telaşa kapıldıkları, panikledikleri vakit şaşkınlık içerisinde bocaladıkları zaman onları bir görsen.

felâ fevte(فَلَا فَوْتَ). Kaçış yok çıkış yok. Geri dönüş yok. Yani İngilizcedeki “No Exit” gibi. Çıkış yok.

Uhızû(اُخِذُوا). Burada ehaze fiilinin meçhulü gelmiş, edilgeni yani. Yakalanmışlardır. Sistem tarafından. Sistemin unsurları tarafından yakalanmışlardır. Bu polisin bir suçluyu yakalamasında da aynı fiil kullanılıyor. Yakayı ele vermek, tutmak, tutuklanmak gözaltına alınmak gibi manaları da var burada. Nereden?

mim mekânin garîb(مِنْ مَكَانٍ قَرٖيبٍ). Yakın bir mekândan.

Şimdi burada yakın mekânı ne olarak açıklamıştık? Yakınlık uzaklık Allah’a göre. Aslında insana göre burada. Fakat yakınlık Allah’a olması gerektiği için Allahi Allah’ın zatına yakın olan duruma yakın, edna olan, aşağı olan, uzak olan dünyaya da mekânim beîd-uzak mekân deniyor. Şimdi Allah vasidir. Allah bütün mekânlarda muhittir. Allaha mekân isnadı olmaz. Fakat bir ulviyet söz konusu olduğunda zatına yakınlık söz konusu olduğunda böyle ifade kullanılır. Mesela Arş-ı Âlâ diyoruz değil mi? Âlâ yukarıda manasında. Sübhane Rabbiye’l-alâ diyoruz yukarı manasında. Peki, Allahû Teâlâ’nın subhanlığı ile biz mekan tayin edemeyiz. Yüzünü nereye çevirirsen çevir onda. Ama ulviyet, yükseklik, uluhiyet açısından böyle bir yakınlık uzaklık var. Bunu da şöyle anlatalım: Mesela yargıçlar daha yukarıda oturuyorlar değil mi? Bir şeyi temsil ediyorlar. Genel müdür odaları genellikle yukarıda, bu anlamda düşünebiliriz. Yakınlığı uzaklığı da bu şekilde anlamakta fayda var.

Bu telaşa düştükleri vakti ne demiştik? Bir ölüm anı. Diğeri ölüm anından sonra gerçekleşenler. Üçüncüsü de ahiret. İkinci sura üfürülmesi olarak ifade ettik. Yani bizim ahiret dediğimiz sahneler. Ahiret ne demek? Evet sonu. Hani ahir ömrümde deniyor. Ahir zaman deniyor. Yani sonrası. Yani şu an yaşadığımız an “el-an” deniyor ona. Geçmişe mazi deniyor. Gelecekle ilgili ifadelerde de artık ahir. Aslında ahirin bir anlamı ötesi manasına da geliyor. Türkçede öteki dünya diyoruz ya. Hem öteki hem zaman olarak da sonrası manasına geliyor. Buradaki ifadesi ile de ölüm anı mesela çok sıcak. Diğer manalar da var. Ölüm anındaki o telaş çok vurucu. Telaşa düşüyorlar. Neden?

Çünkü o zaman kadar iman etmeden yaşamışlar. Ya da iman ettikleri gibi yaşayamamışlar. İkisi de aynı şey aslında. Neden? Üzerleri örtülüyor. Buna ne fiili diyorduk? Kefere fiili. Yani kâfir olmak inkâr etmek manasında değil. Yani Allah’ı reddetmek manasında değil. Bile bile onun üzerini örterek hem inançsal açıdan hem de yaşantı açısında o şekilde yaşamak demek. İşte bir şekilde ahiret sanki yokmuş gibi yaşanıldığında, perdeler kalktığında, ilk perdelerin kalkması o ölüm anındaki daha ölmedi o başlangıç halindeki sahneler başlayınca telaş başlıyor. Bunlar resmediliyor. Hani geçen hafta da söylemiştik. Ölüm melekleri diyor. Onların sırtlarına vura vura canlarını aldığında onların durumlarını bir görsen diyor. Başka ayette de ne diyordu? Can boğaza dayanmıştır. Biz ona yakınız fakat siz göremezsiniz. Rabbim o anda onun için artık gaib olmayan bizim için gaib olan şeyleri anlatıyor. İşte o anlarda kişiler telaşa düşüyorlar ve kaçış bulamıyorlar. Yakın bir yerde yakalanmayı da ve bir sonraki ayette de “mekânim beîd” derken uzak bir mekândan imanı nasıl elde edeceklerini düşünürken de şunu belirtmiştik:

Zaman algısı biliyorsunuz izafi. İzafi ne demek? Şartlara göre değişen manasında. Kişilere ve şartlara göre değişiyor. Mesela bilim programlarında izlemişsinizdir. Hız arttıkça zaman yavaşlıyor. Mesela uzay gemisine binip çok yüksek hızda sürat eden bir kimse daha az yaşlanıyor. Mesela o anda naklen yayın bir görüşme olsa yeryüzündeki tanıdıkları ile aradaki yaş farkı artıyor. Yani dünyada olanlar daha yavaş bir hızda yaşayanlar daha çabuk yaşlanırlarken o daha az yaşlanıyor. Işık hızını Einstein ulaşılabilecek son nokta olarak söylüyor. Doğru değil. Ben bunu fizik hocası ile konuştum. Işık hızı geçilebilir. Onunla ilgili teoriler var ama onun teorisine göre ışık hızı son nokta. Bir kişi ışık hızını geçtiği zaman zaten kütlesi kalmıyor. Enerjiye dönüşüyor. E=mc2 formülünden. Işık hızına şu anki bilgilerle ulaşmak mümkün değil desek bile, ışık hızına yaklaşan biri için zaman neredeyse durma noktasına geliyor. Ölüm anında da işte böyle şeyler olacak. Ya da ahirete başka bir boyuta geçildiğinde. Zaman algısı komple değişecek. Bir de mekân algısı komple değişecek.  Örneğin kişi bir trende gidiyor. Trendeki kişilerle gitmesi şu anki yaşam algısı. Ama istasyonda onu alıyorlar. O olduğu yerde duruyor, bakın o bir yere gitmiyor. Ama tren ve içindekiler ondan uzaklaşıyor. İşte diyorlar ki öldüğünde öyle olacak. Yani hem kişiler hem de mekân sizden uzaklaşacak. Siz olduğunuz yerde kalacaksınız. Bir anlamda yavaşlamış olacaksınız. Zaman algısı değişecek, mekân algısı değişecek. Hani o plaka örneğini vermiştim. Zaman ve dehri şu anki bizim algılayamadığımız içinde olduğumuz yaşadığımız için algılayamadığımız zaman algısını çok iyi anlarsınız. O zaman yakın bir mekânı, uzak bir mekanı daha iyi anlarsınız.

Hani eski plaklar var, taş plaklar. İğnesi var. İğnesi plağa değiyor ve ses kaydı oluyor. Bunu ses kaydı değil de yaşam kaydı olduğunu düşünün. Şu an biz o iğnenin değdiği yerdeyiz. Ve bizim şu anki yaşam kaydımız kaydediliyor. Aslında birçok değişken var entropi deniyor buna. O trilyonlarca değişkenden, olasılıktan sadece biri oluyor ve biz şu an “an” denilen yaşam kayda geçiriliyor. Plağı düşünün. Bir iğne var. Kayıt yapıyor. Nasıl plakta bir sürü çizgi var değil mi? Toplasanız metreler edecek bir ses kaydı var. Fakat plak bir bütün. Siz o iğnenin geçtiği o çizgiden, yoldan ne bir öne ne bir arkaya geçemiyorsunuz şu an içerisinde. Fakat öldüğünüzde ise o iğne kayıt yapan iğne yukarı kalkıyor. Sizde o iğne ile beraber yukarı kalktığınızı düşünün. Gördüğünüz ne? Plak. Ama nasıl bir plak? Yaşamın bütünü. Yani doğduğunuz andan itibaren bütün yaşadıklarınız size şematik olarak gözüküyor. Kayda geçmiş olarak.

İşte Peygamber Efendimiz(SAV) ne diyor? Dünya bir andır diyor ya işte bu an. Biz bu anı anlayamıyoruz neden? Üç boyutlu bir dünyada yaşıyoruz şu an. Öldüğümüz zaman başka bir idrak boyutuna geçtiğimizde onu bütün olarak göreceğiz. İşte plağın kaydolduğu şu anki an uzak mekân, iğnenin çıktığı an, bize göre gaib olan o ana şehadet olacak şahit olduğumuz için, o âlemde yakın alem oluyor. Çünkü neden? Allahi ortam orası. Şu an imtihan dünyası. Daha evvel verdiğimiz sözü-nerede olduğunu biliyorsunuz- , cahil ve zalim olarak yüklendiğimiz emaneti. Azhab’taki dersi hatırlarsak; insan emaneti yüklendi biz onu dağlara, semaya, arza teklif ettik de onlar çekildiler. Fakat insan yüklendi o emaneti. O nedir? Cahildir, zalimdir.

Geçen bir videoda “bana mı sordular gelirken?” diyor. “Benim ne sorumluluğum vardı da Allah beni cennete cehenneme atacak”. Bunun cevabı Kuran’da gizli. Araf Suresi 172’de bu emanet ayeti var. Biz hatırlamıyoruz ama biz onu yüklendik. O emaneti ver bize dedik. Hatırlıyor musunuz? Hatırlamıyorsunuz. Dün rüyada ne gördüğümüzü hatırlamıyoruz. O bilinçaltı. Bu alt bilinç, derinlerin derininde. Ama ahirete geçince, burada onu anlatıyor. Her şey hatırlanacak.  Siz hiçbir ayette şöyle bir şey duydunuz mu? “Aman ya rabbi neden böyle yapıyorsun?”. Allah’a karşı bir suçlama gördüğünüz mü? “Eyvah biz şimdi ne yapacağız”, “Aman bizi geri döndür de şöyle şöyle amel işleyelim.” Neden? Hatırlanacak. Elest meclisinde verdiğimiz söz ve o emanet denen şeyi yüklerken o an hatırlanacak.

İşte Kuran’ın faydası ne? Kuran bize bunu hatırlatıyor. iz diye başlıyor zaten o ayet de. Hatırla diye başlıyor. Hatırlamıyorsun ama ben sana hatırlatıyorum diye başlıyor. İşte Kuran şifa ve rahmet değil mi? İşte en büyük hidayet değil mi? Sadece yüzünden okuduğumuzda -yüzünden okumak bile bir şereftir Müslüman için- bunları biz nasıl idrak edeceğiz? Hâlbuki Kuran bize gösteriyor. Bakın böyle bir şeyler oldu, hatırlamıyorsunuz ama oldu, Âdem’in zürriyetinde idiniz. Ben şöyle şöyle sorduğumda şöyle cevap verdiniz. Dünyaya gönderildiğinizde de bana kulluk etmeye devam edecektiniz. Ama ben size unutturdum. Neden unutturdum? İmtihan.  İmtihanda kitabı açıyor musunuz önünüzde? Açamıyorsun, kopya olur. Herkes aynı şartlarda, herkes o an zihnindekini, kapasitesindekini yapıyor. Ama hadi zil çaldığında herkes o yaptığı ile muhatap olacak. İşte orada söz verdiği ile, kendine verilenlerle ne yapıldığı ortaya çıkacak. İşte “gâlû âmennâ” dediğinde kişi bunları idrak ediyor, yaşıyor. Ayetin devamı ise şöyle:

ve ennâ lehumut tenâvuşu(وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ) – Artık ona ulaşmak nerede? Neye ulaşmak? İman ettiği şeye?

Ve gâlû âmennâ bihi diyor ya oradaki bihi.deki hi nereye gidiyor? Birinci derecede Allah’a. Allah’a iman ettik. İkinci derecede Resulullah(SAV)’a. Çünkü o indirildiği zamandaki şartları düşünün. Üçüncüsü de yukarıda ve cael hakkı diyor ya bu hak hatırladığınız üzere bir sistemdi. Hak ile birçok şey vardır. Meğerse Allah’ın yarattığı bu sistemin hak olduğunu, kişilerin kendi kafalarında oluşturdukları sistemi ise her ne kadar dünyada iyi gözükse de bunun batıl olduğunu, aynı zamanda da Sebe Suresinin başında bahsedilen ahiret sahnelerinin hak olduğuna ne yaptılar iman ettiler. Ama diyor ki rabbim. ve ennâ, nerede demek. lehumut tenâvuşu, ona ulaşabilme, erişebilme imkânı nerde? Yok yani. Nasıl olacak manasında. Nereden?

mim mekânim beîd(مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ). Artık onlar eski bulundukları yerden uzaklaşmışlardı.

  1. ayete gelirsek:

Ve gad keferû(وَقَدْ كَفَرُوا). Bu keferu fiili mazi, yani geçmiş zaman kalıbı. Örttüler, inkâr ettiler. başına gad gelince -mışlardı anlamına geliyor. Hani Türkçedeki hikâyeli zaman var ya. Hikâyeli geçmiş zaman deniyor. -mişli oluyor. Yani gad keferû; inkar etmişlerdi, örtmüşlerdi. Bak zaten bu hikâye geldiği için sahnelerin ahirette geçtiğinin göstergesi zaten. Bi ile gelir bu. Keferu bi inkâr etmişlerdi. amene bi nin biraz zıttı. min gabl(مِنْ قَبْلُ), daha evvelden de.  Yani dünyayı, ahiretten önceki zamanı söylüyor.

ve yagzifûne bil ğaybi mim mekânim beîd(وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ) – mekânim beîd.den yani uzak bir mekandan da gayba gazefe fiili ile yapılan şeyi yapıyorlardı. Bu fiil 48.ayette de geçmişti. Gul inne rabbî yagzifu bil haggı(قُلْ اِنَّ رَبّٖى يَقْذِفُ بِالْحَقِّ).

Gul – de ki

inne rabbî – şüphesiz benim rabbim

yagzifu bil haggı. Hakkı yukarıdan aşağı doğru atar manasında.

Şimdi fiil anlaşılması zor bir fiil olduğu için değişik yerlerde kullanılıyor. Bu fiili çok araştırdım. Yukarıdan aşağıya doğru bir şeyi atmak manasına geliyor. Bakın indirmek değil. Enzele indirmek. Fakat yagzifu fırlatacak şekilde atmak. Şimdi Allah’tan olduğunda yani “ve kul cael hakkı ve zehekal batıl” diyor ya, hakkı getiriyor rabbim. Ama o getirmesi yumuşak bir şekilde değil, darbe ile. Başlarına çarpar şekilde. Biz hakkı onların dimağına atarız da onların dimağları beyinleri parçalanır diyordu. Yani öyle bir ortaya koyuş, öyle bir atış. İşte bu gazefe fiili ile ifade diliyor.

Fakat 48. Ayette Allah fail. Allah atıyor, fırlatıyor burada. Fakat 53’te fail kim? Evet inkârcılar onu atıyorlar. E şimdi nasıl olacak bu? Ama neye atıyorlar? yagzifune bil gaybi yani gayb konusunda atıp tutuyorlar. Gayba taş atıyorlar. Şimdi Allahû Teâlâ imtihan dünyası ya burası. Her şeye şahit. Ama her şeye de kadir. Ama her şeye de hem halim hem sabır sahibi. Ses çıkarmıyor. Halim esması sabır esması ile. Yani diyor eğer biz yaptıkları şey yüzünden bütün mahlûkatı cezalandıracak olsaydık peşin peşin cezalandırırdık. Yeryüzünde kimse kalmazdı debelenen diyor. Ses çıkarmıyor. Ama insanlar ne yapıyor? Hiçbir şey yokmuş gibi yaşıyorlar rahat rahat. Gayb konusunda atıp tutuyorlar. Bunu biz de yapıyoruz arkadaşlar. Yani gayba malik değiliz hiçbir ayet ve sünnet ve ilim ile de desteğimiz yok. “Hadi canım bu şöyle mi olurmuş, böyle mi olurmuş” diyoruz. Bakın gayb konusunda konuşabilirsin ama nasıl konuşabilirsin ehliyetinle konuşursun. Mihenk taşınla konuşursun. Kuran-ı Kerim var, sahih hadisler var. Zaten hadisler sahihtir de rivayet zinciri açısından söylüyorum. İlim var. Allah’ın ilmi var. Ayağını sağlam basacak değerler var. Bunlarla olduğunda gayb konusunda fikir yürütebilirsin.

Zaten Allahû Teâlâ tefekkür etmeni istiyor. Mülk Suresinde(Tebareke) ne var. Hadi bakalım çatlak bulabilecek misin bak göğe diyor. Tefekkür etmeye çağırıyor seni. Kuran hakkında tedebbür etmeye ve tederrüs etmeye ve tezekkür etmeye davet ediyor Rabbim. Ama niyetiniz halis olacak. Yani Allah’ın sistemini doğru anlayıp doğru yaşama gayretinde bunları yapacaksınız. Ama bunun dışında hiçbir bilgiye dayanmaksızın bir de kötü niyetle gayb hakkında atıp tutuğunuzda palavra atmış oluyorsunuz. Bir de suçlamış oluyorsunuz. İşte Allahû Teâlâ diyor ki o yaşarken size hiçbir müdahale yokken atıp tutuyordunuz, taş atıyordunuz, suçlamalar yapıyordunuz diyor. Uzak bir mekândan. İşte bu müteşabih ayetler konusunda da kalplerine zey bulunanlar, eğilip bükenler müteşabih hakkında tevil ederler diyor. Yani müteşabih ayetleri yorumlamayın değil oradaki. Orada şart koymuş rabbim fî gulûbihim zeyğun(فٖى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ). Kalplerinde eğrilik olanlar, yani inkârcılar.

Ben birçok kişi tanıyorum. İmanla dinle alakası yok. Fakat Kuran konusunda inanılmaz bilgili. Dini konular hakkında inanılmaz derecede bilgili. Bunu bir kısmı size ispat açısından yapıyor. Daha bilgiliyim demek için. Kibir var. Orada size karşı üstün gelme gayreti var. Fakat Allah’ın Teâlâ’nın istediği Kuran’a yaklaşma zikir. Yani öğüt alma. Yani Allah’ı hatırlamak, anmak, öğüt almak. Biz bu kuranı elbette çok çok kolaylaştırdık. Ve legad yessernel gur’âne lizzikri(وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ) – ama zikir için kolaylaştırdık. fehel mim muddekir (فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ) – ama nerde öğüt alan? Nerde yaşantısına geçecek olan? Nerde bunu tezekkür edecek olan? Böyle olduğunuzda gayb hakkında ayetler hakkında düşünebilirsiniz. Zaten Allah’ın desteği ve teşviki var burada. Amma velakin burada fail kim diye sorduğumda ne dedik inkârcılar dedik. İşte inkârcılara orada aptıklarını söylüyor. Ve gazefe fiili ile gösteriyor. Rabbim yagzifu bil hakk diyor ben hakkı atarım diyor. Onlar da diyor gayba atarlar. Nereden? Uzak mekândan. Yani bulundukları yerden fırlatıyorlar, bir şeyleri yokmuş gibi. Meydanı boş buluyorlar, yapıyorlar ama ne diyordu 51’in başında. Ve lev terâ – Ah onları bir görsen.

Biz de aynı şekilde yapıyoruz arkadaşlar. Bir ayette kâfir dendiği zaman müşrik, münafık dendiği zaman mücrim dendiği zaman önce tabi ki Allahû Teâlâ’nın özellikle işaret ettiği kesimi anlayacağız ama aynı zamanda sübhan olmadığımız için eksiksiz olmadığımız için biz de kendimize biraz getirmemiz gerekiyor bunu. Yoksa Kuran bize inmemiş olur. O yüzden biz de acaba gayb konusunda atıp tutuyor muyuz? “Hadi canım öyle şeyler olur mu diyor muyuz” diye öz eleştiri yapmakta fayda var.

  1. ayete gelelim. Rabbim bu finali müthiş yapmış:

Ve hîle(وَحٖيلَ) – set çekikmiş perde çekilmiş araya engel koyulmuş anlamına geliyor. Bu fiilin aslı hale fiili ortada vav harfi buna illet harfi deniyor. Hale fiilinin meçhulü bu, yani edilgeni. Mesela kitabı yazdım, kitap yazıldı gibi. Kitabı okudum. Kitap okundu gibi. Çocuk dövüldü gibi. Bunlara edilgen fiil deniyor. Meçhul fiil deniyor. Burada da set çekildi anlamı var. Burada Nuh As. ile oğlunun hikâyesinde Nuh As. oğlunu davet ediyor. Oğlu kaçarım kurtulurum diyor, yukarı çıkarım. Ama onların aralarına dalga girdi diyor. İşte bu hale fiili ile söyleniyor. Araya bir şey girmesi. Başka bir ayette de kişiyi Allah kişi ile kalbi arasına girer diyor. İşte bu girerde’de hale fiili var. Set çekildi manası var burada. Set çekildi? Ne ile ne arasına çekildi?

Beynehum(بَيْنَهُمْ) – onlarla

ve beyne mâ yeştehûne (وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ) – onlar ile iştah duydukları şeyler arsına perde, set çekilmiş. Bu nerde oldu? Ölüm anında. Bu Berzah denen olayın ilk aşaması. Rahman suresinde iki denizin karışmaması olayında ne vardı? Kaptan Kusto olayında. Bir tatlı su var, bir de tuzlu su var.  Arada mekanik bir engel var mı? Yok, ama bir şekilde bir engel var. İşte ona berzah deniyor. Bir ortamın bir ortama karışmasını engelleyen perdeye göremediğimiz perdeye berzah deniyor. İşte manevi bir şey o. Geçiş yok. İşte set çekildi derken de bu var. Yani kişiyi düşünün. Hepimizin ya bir yakını ölmüştür. Ölüyor o ortamda. Fakat ölü yok olmuyor. Başka bir boyuta geçiyor. Seninle onun arasında bir berzah var. Şimdi onun idrakının da olduğunu düşün. Elini falan kaldırmıyor. Bilinç olarak farklı bir dünyaya geçiyor. İşte kafayı yiyor insanlar orada. Eğer kendilerini hazır hissetmezlerse. Bakıyorlar mekânda var ama ulaşamıyor sesini ulaştıramıyor. Melekleri görüyor. Farklı bir teknolojik ortamı görüyor. Başlıyor sapıtmaya bu ne? İşte arada berzah denen bir engel var. Birinci engel bu. İkinci engel kabre konuyor ya. Kabre gömüldükten sonra rabbim öyle bir mekanizma murad etmiş. Toprak cesette, nefis dünyada kalıyor, toprak cesette kalıyor. Diğer bilinç(ruh) berzah denilen bir âleme gidiyor. Bir şekilde bekleme odası gibi. Niye oraya berzah denmiş. Orada da bir engel var. Oraya da giriş ve çıkış tehdit. Nereye kadar o? İkinci sura üfürülünceye kadar. Orada bekleniyor ruh. Bir de orada astral beden var. Astral beden rüyada dolaştığınız beden. Yani bilince verilen bir beden. Yani bizim şu bedenimiz dünya bedeni. Ceset deniyor buna. Nefsin bir bedeni var cennette olacak bir beden. Bir de kabir âleminde astral beden denilen oradaki bilince yüklenmiş, bizim göremediğimiz bir astral beden var. Astral bedende de orada bir yaşantı var. Ona da berzah deniyor. Berzah âlemi deniyor ona. Bir de ondan bahsediyor işte burada.

Ölüm hakkında İmamı Gazali kitabında şöyle bahseder: Kişinin ölüm acısında en büyük etkende dünyada iken sevdikleri ile sahip oldukları ile o bağı çok kuvvetlendirmesi. Ölürken o çok sevdiği şeylerle o bağın kopması inanılmaz acı veriyormuş ona. Ayrılık acısı. Ayrılık neden acı ile ifade edilmiş? İşte rabbim burada diyor ki iştah duymayın diyor. Sevilecek tek şey Allah’tır. Ve Allah’ın sevdikleridir. Bunun dışında dünya olarak sevdiğiniz her şey sizin hem bu dünyada iken sizin ilahınız putunuz olma tehlikesi olur Allah korusun. Hem de ölüm anında işte size böyle acı verir. Aranıza da o mecbur engel konacak. Ayrılacaksınız bir şekilde. Bir, yakın olarak karib olarak gitmek var. Bakınız karib diyor. Yakın olunca kime yakın olacaksınız. Ama siz bu dünyada imtihandasınız. Bu dünyada onu yakın olarak görmezseniz, ona yakın olma gayretinde olmazsanız bu ahirette nasıl olacak?

Hazreti Ali’nin sözü olması lazım: “Kişi bu dünyada Allah ile ne kadar müşerref olursa ahirette de onunla karşılaşacak”. Yani plak var ya iğne kayıt yapıyor. O bir şekilde o kayıt bittiğinde ne yaptıysan o. Sonra ne deniyordu? İkra kitabek. Oku bakalım kitabını. Aslında senin yazdığın defter o. Bitince kitap oluyor. Sen yazıyorsun. Eline kalem veriliyor. Allah’ın kader inancı ekseninde Allah’ın kontrolünde Allah’ın kuralları çevresinde sen cüzi iradeni kullanarak tercihlerini yapıyorsun. İşte burada Allah’ı mı daha çok seveceksin, Allah’ın yarattıklarını mı? İşte bunun gibi şeylerle ne yapıyorsan bunu değerlendireceksin.

Kitabı, plağı veriyorlar sana. 1400 yıl evvel yaşayan kişiler belki hayatlarında kitap bile görmediler. Kuran ayetleri neyin üzerine yazıldı? Derilerin develerin leğen kemiği üzerine yazılmıştır. Yani o biz rahat çöplere atıyoruz. Yazılı bir şey yok. Bugün Afrika’da da bile öyle. Tahtalara yazıyorlarmış Kuran’ı. Sonra zımpara taşı ile zımparalıyorlarmış, sonra kömürle tekrar yazıyorlarmış. Şimdi bir vakfın kampanyası var. 12 liradan Kuran gönderiyor o ülkelere. Ya da kuma yazı yazıyorlarmış. Bitince siliyorlar. Öyle yazılı bir kitap yok. Ama ayetlerde kitabını oku diyor.  Şimdi de o devir insanları CDyi nereden bilsin? DVDyi nereden bilsin? Hafıza kartını nereden bilsin? Ve bizim şu an daha erişemediğimiz kayıt mekanizmaları nereden bilsin? Ama işte o kitap. Yazılmış bir şey yani. İşte o dünyadaki o plak da senin koluna verebilir. Biz onların kuşlarını boyunlarına asarız diyor bir ayette. İşte o belki de bizim yaptığımız ameller boynumuza asılacak bir kolyede bir kuş şeklinde tasavvur, tasvir edilecek. Ona bakıldığında kişinin ne yaptığı, hangi kategoride olduğu anlaşılacak. Bugün bile insanlar yüzüklerinde, kolyelerinde, broşlarında bir şeyleri anlatmıyorlar mı?

Daha dünya mekanizması ile böyle. Ahiret teknolojisi ile neler olacak? Ahiret teknolojisi. Sebe suresi zaten ilk ayetlerinde bunu görmüştük. Ahirette yani ölüm ve sonrasında ölüm anı, kabir âlemi, berzah âlemi, sura üfürülüş, ikinci üfürülüşün ve kalkıştan sonraki âlemlerin hepsini bir ahiret olarak düşünün. Orada nasıl bir teknoloji ile karşılaşılacağını bir düşünün.

Sebe Suresinin ilk ayetine bakalım:

Elhamdu lillâhillezî lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı ve lehul hamdu fil âhırah, ve huvel hakîmul habîr

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى الْاٰخِرَةِ وَهُوَ الْحَكٖيمُ الْخَبٖيرُ)

Bir kere hamd Allah’a mahsustur diyor. Öyle başlıyor. Göklerde ve yerde ne varsa onundur. ve lehul hamdu fil âhırah. Ahirette de hamd ona mahsustur. Yani bırakın bu dünyayı ahirette de. ve huvel hakîmul habîr – O habirdir. Habir ne demek? Her şeyden sürekli olarak haberinin olması. Ama nasıl? Hâkim, hikmetleri ile en ince detayları ile. Hani yukarıda dedik ya. İnnehu semiul karib dedik ya. Öyle yakin olarak işitir. Bu da o haliyle. Ne diyecekler insanlar ahiret sahnesinde dirilince? “Aman ya rabbi nasıl bir teknoloji bu. Hamd sana mahsus”. Otomatikman övecekler. Ve işte hakimul habir. “Ya nasıl bir şey bu, gizli saklı her şeyi yazmış” demiyor mu insanlar. İkra kitabek – kitabını oku dediğinde. Yere gireni de bilir, ondan çıkanı da, semaya ineni de, semaya yükselen şeyi de bilir. O; rahimdir, gafurdur. Ama kime rahim? Mümine rahim. Mümine gafur. Müminin şeyini örtüyor. Örtmediği şey karşımıza geliyor arkadaşlar. İşte tövbe ve mağfiret talebi burada. Daha plak kayıt yaparken. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Yaptığımız ve potansiyeline sahip olduğumuz şeylere tövbe ettiğimiz takdirde samimi bir şekilde Allah getirmiyor o sahneleri oraya. Mağfiret o miğfer var ya kafaya geçirilen miğfer aynı kökten muhafaza ediyor yani seni. Günahlarını örtüyor. Setrediyor, seni rezil etmiyor. Bak ne diyor sonda:

Küfredenler bize kıyamet gelmez dedi. De ki hayır gaybı bilen Rabbim mutlaka onu size getirecektir, onun ilminden hiçbir şey kaçmaz. Semalarda ve arzda zerre miktarı da olsa bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa muhakkak açık bir kitaptadır. Görüyor musunuz bu üç ayet nasıl açıklıyor Sebenin sonunu. Rabbim sureye başlamış, en sonunda da bunu açıklayarak müthiş bir prodüksiyon yapmış. Müthiş bir sunum. Âlemlerin rabbi olan Allah’ın kitabının bir suresi bu. Ve bizim algıladığımız kadarıyla. İnce ince kelimeleri nasıl rabbim nakşetmiş. Fatır Suresinde göreceğiz nasıl incelikleriyle donatmış.

kemâ fuıle bieşyâıhim min gabl(كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ). Bunu ilk okuduğumda ben eşyaimi eşyahim olarak gördüm oradaki aynı elif diye gördüm. Bir mealde de maalesef bunu şey olarak şeyin çoğu olan eşya olarak göstermiş. Hata yapmış. Ben de ona bir bakmıştım. Buradaki eşya şiaları demek. Şia ne demekti? Aynı görüşü paylaşan kişilerin oluşturduğu topluluk. Şia. Bunun çoğulu eşya. Ama sonunda ayn var eşyağ. I var ayn var. Maalesef bir meal orada elifle göstermiş hemze olarak göstermiş. Eşyaihim diye göstermiş. Ben de ona baktım. Onu bir uyarmak lazım. Bizim Arapça hocamız kökü şia dedi. Manası değişiyor.

kemâ fuıle – yapıldığı gibi. Fuile de orada meçhul. Yapıldı. Bieşyâıhim – onun arkadaşlarına yoldaşlarına. Ne zaman?

Min kablü – daha evvelden onların arkadaşlarına yapıldığı gibi. Yani onlardan evvel ahirete gidenlere ölenlere de aynı muamele yapıldı. Onlar da orada.

innehum kânû fî şekkim murîb(اِنَّهُمْ كَانُوا فٖى شَكٍّ مُرٖيبٍ) – şüphesiz onlar idiler. Ne içinde? Fî şekki murîb. Şek içinde idiler. Şek şüphe olarak açıklanıyor. Murib – raybe kelimesi. Bakara suresinde de geçiyordu bu kelime zalikel kitabülaraybe fih. La raybe. Buna da şüphe demişler. Üç şeye şüphe denmiş Türkçede. Kuranda geçen şüphe olarak reib rayb. Bunların farkları şunlardır: şüphenin kökünde ne var? Hangi üç harf var? Şe be he. Teşbih benzetme bir şeyin bir şeye benzemesi. Teşbih sanatı vardır. Müteşabih ayetler. Benzer ayetler. Şimdi bir şeyin bir şeye benzemesi ile şüphenin ne alakası var? Benzerliğinde dolayı karıştırıyorsun. Karıştırma tehlike yapar. Tereddüt ediyorsun. İltibas deniyor buna. İltibas kelimesinde de libas var elbise. Bir şeyin kıyafetini değiştirerek gizlenmesi manasına geliyor. Yani emin olamıyorsun. Bakıyorsun. Ya bu elbisesi ile gizlenişi de hakikat mi değil mi? Doğru mu değil mi? Ya şu adam mı değil mi? Benziyor. Emin olamıyorsun. Neyin var şüphen var birinci şüphe bu. İkincisi şek. Şekin kökü: Mesela bir ekmek düşünün bıçağı aldık şöyle bir kestik ya. İkiye ayırdık ya. İçerisine mesela peynir koyacağız. Bir şey koymak için ikiye açma fiiline şek deniyormuş. Bunun ne alakası var şüphe ile? Yardığımda iki tane birbirine eşit kısım çıkıyor ya. İşte yüzde 50 yüzde 50. Karar veremiyorsun. Şunu mu tercih edeyim bunu mu tercih edeyim diye. Tereddütte kalıyorsun yine. İşte bu da yine şüphe oluyor. Bu ilmi hakikatlerde de adam karar veremiyormuş. Şunu mu yapsam şunu mu yapsam diye. Yüzde 50’den biraz yukarı çıkınca zan oluyormuş. Yüzde yüz olduğunda ise hakikat oluyor. Ya da yakin oluyor. Bir şeyde şüphe ve şekkin olmama durumu yakin imiş. Yani şüphelenmiyorsun. Yalnız yakine sen gidemezsin. Yakin gelir.

Rabbine itaat et, yakin gelinceye kadar. Yakin Allah tarafından verilir. Sen şek ve şüphelerini gidererek Allah’a tereddüt olmaksızın bir iman boyutuna gittiğin zaman Allah sana yakin verir. Ve o zaman tereddütsüz, şüphesiz iman edersin. İşte Allahû Teâlâ’da burada şekkim murîb derken raybe olmayan. Raybe şöyle, onu da açıklıyım. Duygusal şüpheye rayb deniyormuş. Yani, seni kuşkulandıran huzursuz eden bir ruh hali var ya. Bu. Böyle yapan bir şek içindeydiler diyor. Yani karar veremediler hak olmaya fakat bu da onları huzursuz etti. Ve orada bir mürid ifadesi,  ismi fail de var. Edilgen bu. Başkasını da tereddütte düşüren kendisini de tereddütte düşüren bir şüphe içindeydi. Bu da ahirete iman etmesini engelledi. Ve bu da işte bir görsen onları telaşlandıkları zaman denilen konuma düşürdü.

Demek ki bize düşen, içimizde şüphe ve tereddüt olmadan Allaha tereddütsüz iman içerisinde gayret içerisinde olmak ve Allah’ta bunu bize inşallah yakini ile el mümin esması ile destekleyecek ki ahirette ilerde karşılaşacak olduğumuz ve aman ya Rabbi nasıl bir sistem diyeceğimiz bir sisteme daha güvenli daha emin daha ümitkâr daha reca içinde çıkmamızı sağlayacak. Çünkü Allah semiul garîb, bize yakın. Eğer biz de onun mahlûkatına iştah değil de o sevgi ve hububiyeti Allah’a yönlendirirsek. Çünkü “Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi murad eyledim” diyor Allah. Bilinmeyi muhabbet ettim. Ve mahlukatı halk ettim bilinmek için. Ama orada kitaplarda ne geçiyor istedim. İstedim değil. Muhabbet duydum da istedim. O zaman biz de muhabbeti kime duyacağız arkadaşlar? Allah’a duyacağız. İşte böyle olduğumuz takdirde Allah’a yakınlık olacak. Allah da bize yakınlık olacak biz de inşallah ahirette. Daha ümit var şekilde haşrolunacağız. Allah bize bunlardan olmayı nasip etsin inşallah.

Sadakallahülazim.

 

 

 

FATIR(16.SOHBET) 34-35.Ayetler

 :SOHBETİ DİNLE



SOHBETİ İNDİRMEK VEYA MP3 OLARAK DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK

https://yadi.sk/d/63sDY8Xtqt8gj


 

FATIR 35

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ

Ve kâlûl hamdu lillâhillezî ezhebe annâl hazen(hazene), inne rabbenâ le gafûrun şekûr(şekûrun).

1. ve kâlû : ve dediler
2. el hamdu : hamd
3. li allâhi : Allah’a
4. ellezî : ki o
5. ezhebe : giderdi
6. an-nâ : bizden
7. el hazene : hüzün, gam
8. inne : muhakkak ki
9. rabbe-nâ : bizim Rabbimiz
10 le : mutlaka, gerçekten
11 gafûrun : gafûr, mağfiret eden
12 şekûrun : şekûr, artıran

“Ve bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun, muhakkak ki Rabbimiz, gerçekten Gafûr’dur (mağfiret eden), Şekûr’dur (şükredilen/artıran).” dediler (derler).


FATIR 35:

الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ

Ellezî ehallenâ dârel mukâmeti min fadlihî, lâ yemessunâ fîhâ nasabun ve lâ yemessunâ fîhâ lugûb(lugûbun).

1. ellezî : o ki, ki o
2. ehalle-nâ : bizi yerleştirdi
3. dâre : yurt, diyar
4. el mukâmeti : ikâmet edilen yer, kalınacak yer
5. min fadli-hi : onun (kendi) fazlından
6. lâ yemessu-nâ : bize dokunmaz
7. fî-hâ : orada
8. nasabun : yorgunluk
9. ve lâ yemessu-nâ : ve bize dokunmaz
10 fî-hâ : orada
11 lugûbun : bir bıkkınlık ve usanç

Ki O, bizi fazlından kalınacak (ikâmet edilecek) bir yurda yerleştirdi. Orada bize bir yorgunluk dokunmaz ve orada bize bir bıkkınlık ve usanç dokunmaz.”

 

 

FATIR (15.Sohbet) 32-33.AYETLER

SOHBETİ DİNLE:




SOHBETİ İNDİRMEK VEYA MP3 DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/KCC-u9mnqhsdA


FATIR 32:

ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ

Summe evresnâl kitâbellezînastafeynâ min ibâdinâ, fe minhum zâlimun li nefsihî, ve minhum muktesidun, ve minhum sâbikun bil hayrâti bi iznillâhi, zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).

1. summe : sonra
2. evresne : varis kıldık
3. el kitâbe : kitap
4. ellezîne : onlar
5. astafeynâ : biz seçtik
6. min ibâdi-nâ : (bizim) kullarımızdan
7. fe min-hum : böylece onlardan
8. zâlimun : zulmeden
9. li nefsi-hi : kendi nefsine
10 ve min-hum : ve onlardan
11 muktesidun : orta yol, orta hal
12 ve min-hum : ve onlardan
13 sâbikun : hayırlarda yarışanlar, öne geçenler
14 bi el hayrâti : hayırlarda
15 bi izni allâhi : Allah’ın izni ile
16 zâlike : işte bu
17 huve : o
18 el fadlu : fazl
19 el kebîru : büyük

Sonra kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Böylece onlardan bir kısmı nefsine zulmedicidir, onlardan bir kısmı muktesittir. Onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayırlarda yarışanlardır. İşte o ki o, büyük fazıldır.


FATIR 33:

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ

Cennâtu adnin yedhulûnehâ yuhallevne fîhâ min esâvire min zehebin ve lu’luen, ve libâsuhum fîhâ harîr(harîrun).

1. cennâtu : cennetler
2. adnin : adn
3. yedhulûne-hâ : ona girerler
4. yuhallevne : süslenirler, takarlar
5. fî-hâ : orada
6. min esâvire : bileziklerden
7. min zehebin : altın’dan
8. ve lu’luen : ve inciler
9. ve li bâsu-hum : ve onların elbiseleri
10 fî-hâ : orada
11 harîrun : ipek

(Onlar), adn cennetlerine girerler. Orada altından bilezikler ve inciler takarlar. Ve orada onların elbiseleri ipektir.

 

FATIR (14.Sohbet) 29-30-31.ayetler#

SOHBETİ DİNLE:

SOSYAL MEDYADA DOLAŞAN BU MESAJLA İLGİLİ( aslı var mı, doğru mu? ) YORUMUMUZ:

Mesajın aslı:

“Selam bu gece herkes ne dua etse kabul olur çünkü bu gece ay Kabe’yi tavaf ediyor.
Bu mesaji herkese gönderin mahrum kalmasınlar.
“ربی من کل ذنب واتوب الیک”
Bu gece Fatr suresinin 29 ve 30. ayetleri ki nazil sebebleri berekettir.
بِسمِ اللّهِ الرَّحمنِ الرَّحِيم
إِنَّ الَّذِینَ یَتْلُونَ کِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِیَةً یَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ ﴿٢٩﴾
لِیُوَفِّیَهُمْ أُجُورَهُمْ وَیَزِیدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَکُورٌ( ۳۰)
سُبحانَ الله يا فارِجَ الهَمّ وَ يا کاشِفَ الغَمّ فَرِّج هَـمّی وَ يَسّر اَمری وَ ارحِم ضَعفی وَ قِلَـّةَ حيلَتی وَ ارزُقنی حَيثَ لا اَحتَسِب يا رَبَّ العالَمين.
Hazreti Muhammed (saa) buyurdular ki: Her kim bu duayı insanlar arasında dağıtırsa derdi deva bulur üzüntü gamı hallolur.
İltimasi dua. Sizde bu duayı benim gibi gönderin.
Sadece bu gece”(!)


YORUMUMUZ:

1) AY Kabeyi tavaf etmez !

2) Mesajda “sadece bu gece” deniyor ama , bu mesaj uzun zamandır yılın her günü dolaştığı için mesajda kasdedilen “DUALARIN KABUL EDİLDİĞİ” ASIL GECE hangi gece olmuş oluyor ??!

Hadislerde hangi gecelerde yapılan duaların makbul olduğu açıkça beyan edilmektedir.(cuma geceleri, bayram geceleri, arefe gecesi, berat gecesi, kadir gecesi …).Lakin “Ayın kabeyi tavaf ettiği gece ” diye bir ifade yoktur.

3) Fatır suresinin 29.ayeti Medenî (yani Medine’de nazil olmuş) bir ayet ; 30.ayet ise surenin diğer ayetleri gibi Mekkî (yani Mekke’de nazil olmuş) bir ayettir. Dolayısıyla bu iki ayetin aynı gece nazil olmaları mümkün değildir.

4) 29.ve 30. ayetler birer dua ayeti değillerdir (aşağıda manasına bakın). Peygamber Efendimiz(sas)’in bu ayetlere dua demesi mümkün değildir.

5) Peygamber Efendimiz(sas)’in “Her kim bu duayı insanlar arasında dağıtırsa…” gibi ifadeleri, hadis alimlerince muteber görülmemektedir.

6) Bu gibi islami gibi gözüken feyk/ trol /kötü amaçlı mesajlarla – islami paylaşım heveslisi olan- müslümanlar, bazı kesimler tarafından kötü amaçlarına alet edilerek, tam olarak bilemediğimiz kötü fayda sağlanmasına vesile olmaktadırlar.

Müslümanların bu gibi paylaşım konularında ARTIK daha dikkatli olmaları gerekmektedir.

En iyisini Allah (c.c.) bilir.

Saygılarımızla

kuransohbeti.com


FATIR 29:

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

İnnellezîne yetlûne kitâballâhi ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirran ve alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr.

1. Inne : muhakkak/ vurgulayark söylüyorum ki
2. ellezîne : o kimseler, onlar
3. yetlûne : okuyorlar, okurlar(tilavet)
4. kitâbe allâhi : Allah’ın kitabı(nı)
5. ve ekâmû es salâte : ve namazı ikame ettiler
6. ve enfekû : ve infâk ettiler
7. mimmâ (min mâ) : şeylerden
8. rezaknâ-hum : onları rızıklandırdık
9. sirren : sır, gizli olarak
10 ve alâniyeten : ve alenî, açık olarak
11 yercûne : ümit ederler, umarlar
12 ticâreten : ticaret, kazanç
13 len tebûre : asla kesilmeyecek olan, zarara uğramayacak

Şüphesiz ki Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık İNFAK edenler, asla kesilmeyecek (devam edecek) bir ticaret ümit ederler.


FATIR 30:

لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ

Li yuveffîyehum ucûrahum ve yezîdehum min fadlihi, innehu gafûrun şekûr.

1. li : için (ki)
2. yuveffîye-hum : onlara vefa edilir, ödenir
3. ucûre-hum : onların ecirleri, mükâfatları
4. ve yezîde-hum : ve (O) onlara artırır,ziyadeleştirir
5. min fadli-hi : kendi fazlından
6. inne-hu : muhakkak o
7. gafûrun : gafûr, mağfiret eden
8. şekûrun : şükredilen/artıran

Onların ecirleri (mükâfatları) onlara vefa edilir (ödenir). Ve (Allah), onlara fazlından artırır. Muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Şekûr’dur (şükredilen/artıran)


FATIR 31:

وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ

Vellezî evhaynâ ileyke minel kitâbi huvel hakku musaddikan limâ beyne yedeyhi, innallâhe bi ibâdihî le habîrun basîr.

1. ve ellezî : ve ki o
2. evhaynâ : vahyettik
3. ileyke : sana
4. min el kitâbi : kitaptan
5. huve : o
6. el hakku : haktır
7. musaddikan : tasdik eden
8. limâ : şeyleri
9. beyne : arasındaki
10 yedeyhi : elleri
11 inne allâhe : muhakkak ki Allah
12 bi ibâdi-hi : onun kulları
13 le : mutlaka, gerçekten
14 habîrun : haberdar olan
15 basîrun : gören

Ve sana kitaptan vahyettiğimiz, onların ellerindekini tasdik edici olarak haktır. Muhakkak ki Allah, kullarından mutlaka haberdar olandır, (onları) görendir.


SOHBETİN YAZILI METNİ :

Fatır Suresi 14. Sohbet 30. Ayetten itibaren

Evet, arkadaşlar Fatır Suresine 30. Ayetten itibaren devam edeceğiz.

Fakat âdetimiz üzere, kopukluk olmasın diye 29 ayetten biraz alarak devam edeceğiz. Zaten sohbetin son kısmı biraz yarım kalmıştı gibi geldi bana, devam edelim inşallah.

Allahu Teâlâ, yukarıdaki ayetlerden itibaren geldiğimiz de, yaratmasında ki çeşitlilikten bahsediyordu. Muhtelif renklerde olan meyvelerden, dağ yollarından, insanlardan, hayvanlardan, en’amlardan bahsediyordu.

Daha sonrada burada ilme işaret olması bakımından “Allah’tan ancak -hakkıyla- kullarından âlim olanlar korkar” diyerek de; İlim, ilme verilen değer ve bunun Allah sevgisine, haşyetine giden yoldan bahsederek bir anlamda da burada bir ilme teşvik vardı.

Allah “Aziz ve Gafur’dur” derken de; Gafur olmasını, affediciliğini, Aziz’liğini anlayan ve tasdik edenlere nasip ediyordu. Başka bir ifade ile Allah’ın mağfiret etmesi de azizliğinin bir sonucu… Bu bağlamda da devam edersek…

İlk ayete geçtik şimdi

“İnnellezîne yetlûne kitâballâhi”

“Allah’ın kitabını okuyanlar”

İlk sırada Allah’ın kitabı vardı.

2.sırada “Ve egâmus sâlâte” “Namazı dosdoğru kılarak ikame edenler”
“Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr hak yolunda sarf edenler.

İşte onlar asla zarar etmeyecekleri bir ticareti ümit edebilirler.” Diyordu

Burada birinci sırada Allah’ın kitabı vardı. Ancak namaz ondan sonraydı. Bir işaret gördüm bir tefsir kitabında, cahil bir insanda sıdkıyetle Allah’a kulluk edebilir. Hiç ilmi olmayanın kitap okuması mümkün olmayacağı için burada da

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” ayetine işaret ederek de Kuran’ın tilavetine bir vurgu var burada.

Yani Kuran’ı hiç bilmeyen okuyabilir mi?

Allah’a sıdkıyetle ihlas tabi ki çok önemli ama bu ihlas ile beraber Allah’ın kitabını okuyabilmek içinde bir ilim gerekiyor.

Buradaki tilavet biliyorsunuz. Herhangi bir okuma değil dura dura, üzerinde dura dura düşüne düşüne okumak olduğunu hatırlatırım. Bunun ilk sırada gelmiş olması da

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” bir öncekinde ise

“Allah’tan hakkıyla ancak kullarından âlimler korkar” diyerek te bu aliliği Kuran’la beraber baktığımızda Kuran’ın ilim açısında âlim olmak açısından, bilerek Allah’a kulluk etmek açısından ne kadar değerli olduğunu anlıyoruz.

“Salat”, namaz küçümsemiyorum haşa sadece sıralamadaki, tertipteki vurgusunu yapıyorum. Salat daha sonra gelmiş.

Fakat bu da yetmiyor. “İnfak ederler” diyor onlar.

Neden infak ederler? O şeyden ki “Biz onları rızıklandırdık”

Bakın mallarından da demiyor. İlginç bir ifade var burada. Bizim rızık olarak verdiğimiz şeyler derken “Razagnâ” diyor. Orda na zamiri gelmiş. Demek ki biz veriyoruz diyor rızkı. Yani sahibi biziz, biz veriyoruz. “Bizim verdiğimiz rızıktan verirler” diyor.

Okumaya devam et

FATIR (13.Sohbet) 28-29. ayetler#

SOHBETİ DİNLE:


MP3 OLARAK İNDİRMEK VEYA DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/HlmEN9KmqLgMS


FATIR 28:

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

Ve minen nâsi ved devâbbi vel en’âmi muhtelifun elvânuhu kezâlike, innemâ yahşâllâhe min ibâdihil ulemâu, innallâhe azîzun gafûr(gafûrun).

1. ve min en nâsi : ve insanlardan
2. ve ed devâbbi : ve DABBE’ler
3. ve el en’âmi : ve hayvanlar
4. muhtelifun : muhtelif, çeşitli
5. elvânu-hu : onun renkleri
6. kezâlike : işte böyle
7. innemâ : sadece, ancak
8. yahşâAllâhe : Allah’a (karşı) huşû duyarlar
9. min ibâdi-hi : kullarından
10 el ulemâu : âlimler
11 inne allâhe : muhakkak Allah
12 azîzun : üstün ve güçlü olan
13 gafûrun : gafûr, mağfiret eden, günahları sevaba çeviren

Ve bunun gibi insanlardan, DABBE’LERDEN, ENAM’DAN da çeşitli renkte olanlar vardır. Ancak kullarından ulema (âlimler), Allah’a karşı HAŞYET duyar. Muhakkak ki Allah; Azîz’dir (üstün, yüce), Gafûr’dur (mağfiret eden).


FATIR 29:

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

İnnellezîne yetlûne kitâballâhi ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirran ve alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr(tebûre).

1. Inne : muhakkak
2. ellezîne : o kimseler, onlar
3. yetlûne : okuyorlar, okurlar
4. kitâbe allâhi : Allah’ın kitabı
5. ve ekâmû es salâte : ve namazı ikame ettiler
6. ve enfekû : ve infâk ettiler
7. mimmâ (min mâ) : şeylerden
8. rezaknâ-hum : onları rızıklandırdık
9. sirren : sır, gizli olarak
10 ve alâniyeten : ve alenî, açık olarak
11 yercûne : ümit ederler, umarlar
12 ticâreten : ticaret, kazanç
13 len tebûre : asla kesilmeyecek olan, devam edecek olan

Muhakkak ki Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infâk edenler, asla kesilmeyecek (devam edecek) bir ticaret (kazanç) ümit ederler.


 SOHBETİN YAZILI METNİ:

FATIR  (13. SOHBET) 28. Ayetten itibaren

Geçen hafta 27. Ayeti işlemiştik. 27. Ve 28. Ayetler bağlantılı. Benzer durumlar var. Tekrar baştan gelerek gidelim.

“Elem tera ennallâhe enzele mines semâi mââ”

“Görmedin mi ki? Allah suyu gökten indirdi.” Burada bir vurgu vardı hatırlarsanız.

“Elem tera” “Görmüyor musun, bakmıyor musun, dikkat etmiyor musun yani neden böyle aleni gelişi güzel davranıyorsun? ” Bütün insanlara hitap.

“Ennallâhe” “Allah, Allah başkası değil” yani doğa olayı değil, meteorolojik olay değil. Bizzat Allah indiriyor.

Neyi indiriyor? Suyu indiriyor.

Rabbim burada yağmur bile demiyor. Suyu indiriyor diyor.

Bir de nereden indiriyor? Gökten indiriyor.

Yani burada Arapça hocamla da konuştum. Gökten bile suyu indiriyor. Yani biz yerlerde, akarsularda denizlerde görüyoruz ama bak suyu gökten bile indiriyor.

Yani boşluk, onun içerisinde boş gibi duran bulutlar var. Hacmi yok değil mi? Oradan indiriyor.

Burada çok çok güzel vurgular var.

Ve de “Enzele” “indiriyor”.

İkram şeklinde indiriyor. Ayette neler vardı?

“Feahracnâ bihî semerâtim muhtelifen elvânuhâ”

“Su arza düştükten sonrada onunla ürünleri, meyveleri çıkarıyoruz.” Biz çıkarıyoruz artık sistematiğe giriyor. Sünnetullaha, belirli kanunlara geliyor biz derken de. “semerat” meyve bile demiyor. Faydalanılacak şey bir işin semeresini, faydasını, karını görmek. Hatta çocuklar içinde bu kelime kullanılıyor. Burada övgü var meyvelere değer açısından bir övgü. Ama renkleri de muhtelif muhtelif, tek renkte değil çeşitli renklerde de var.

Burada da aslında bunun güneşle ilgili alakalı kısmı da var. Güneşe değil de suya vurgu yapılması da, suyun daha ulvi, daha değerli bir nesne olduğuyla ilgili.

Burada da şunu söylemek istiyorum. Münir Derman hocanın suyu üç ciltte işlediği kitap serisi var. Tavsiye derim. Onun bir ifadesi var.

“İnsan, Allah ile peygamber arasındadır. İnsanla da Allah arasında su vardır.” Diyor.

Yani burada abdeste dikkat edin diyor. Abdest temizlik değildir yani.

Mesela Hz Ali diyor ya:” Abdest temizlik olsaydı mesh’in ayağın altına vurulması lazımdı, ama ayağın üstüne vuruluyor.”

İşte suyla beraber Allah’a yakınlaşmanın sembolik bir ifadesi.

Yani su olağanüstü bir şey. Size ilginç gelmiyor mu?

Rengi yok. kokusu yok. tadi yok. Belirli bir şekli yok. Neye koyarsan onun şeklini alıyor.

Bir niceliği, niteliği olmasına rağmen karşıya bakıyorsun, karşıyı gösteriyor.

Şeffaf içinde bir sürü atom var, molekül var ama şeffaf. Canlılığın sembolü. Sanki bu dünyadan değil gibi.

Ama geçen hafta konuştuk yukarının da yukarısında ifadesi vardı.

Güneşe nispetle suyun vurgusunu bu ayetin derinlerinden, direkt değil de anlıyoruz.

Aynı bunun gibi “Ve minel cibâli cudedum” “Dağlardan yollar” nasıl yollar,

“Bîduv ve humrum muhtelifun elvânuhâ ve ğarâbîbu sûd. “

“Beyaz ve kırmızı renkleri muhtelif yollar da var. ve de çok koyu renklerde (kuzguni siyah deniyor.) simsiyah “

Bunu hatırlarsanız uzaktan bakıldığında dağların muhtelif kırmızı, beyaz, siyahlı yolların olmasını zahiren söylemiştik.

Birde şunu ilave edelim. Mermerlere baktığımızda özellikle cilalanmış mermerlere, muhtelif renklerde damarlar var bu da kastediliyor olabilir. Çünkü hayvanın sırtındaki o çizgilere de buradaki ifadesi ile cüded deniyormuş.

Mermerlerde de aynı şekilde çizgiler var. Ya da o travertenlerin üzerindekini çağrıştırdı.

Bir de ne demiştik? Allah’a giden yollar, herkesin fıtratınca gittiği yollar var. Bunları da muhtelif renkte yollarla endekslemiştik.

  1. ayette bunun devamı gibi.

“وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰؤُا اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ غَفُورٌ “

“Ve minen nâsi ved devâbbi vel en’âmi muhtelifun elvânuhû kezâlik, innemâ yahşallâhe min ıbâdihil ulemâé’, innallâhe azîzun ğafûr.”

“İnsanlardan da, hayvanlardan da öyle, enamlardan da öyle, muhtelif renklerde aynı benzer şekilde, Allah’tan ancak âlimler korkar. Allah azizdir, gafurdur.”

Nasıl ki rengârenk, muhtelif renklerde meyveler var. Bırakın onu dağdan taştan yollardan da öyle muhtelif var. Aynı şekilde insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da aynı bu şekilde muhtelif renklerde olanlar var.

Şimdi zahiri manaya bakarsak; insanların ten renkleri de farklı farklı. Beyaz ırk var,siyah ırk var, kızıl ırk var, beyaz ırk var. İnsan tenlerinde de böyle ciddi farklılıklar var.

Aynı şekilde hayvanlardan da (genel anlamıyla “Devabbi”’nin çoğulu), birde “En’âm” denilen de var.

“En’âm” nedir?

Süreside var biliyorsunuz. Nimet kelimesinin çoğulu bu. Nimet ten nimetlenilen, faydalanılan hayvanlar anlamına geliyor. Yani davarlar, koyun, keçi sınıfında olanlar. Yani kurban edilenler.

Mesela at bu sınıftan sayılmıyor. İnsana faydası var ama at eşek, katır gibi hayvanlar her ne kadar insana faydası olsa da bu sınıftan sayılmıyor.

“Muhtelifun elvânuhû kezâlik” “aynı bu şekilde onlarda da renkler var.”

Şimdi “kezâlik” kelimesi ne demek?

Türkçede de buna benzer kullanımlar var. Benzer şekilde demek.

Şimdi demek ki benzerliği yukarıya atfediliyor. Bir zahiren bunu anladık zaten çeşit çeşit Allahu Teâlâ tek çeşit yaratmıyor.

Bir yerde okumuştum. Allahu Teâlâ elmayı bir çeşit olarak yaratmakla kalmamış, elmanın da 40 ayrı çeşidini yaratmış. Her çeşidinde yine alacalı alacalı bir sürü renk var. Rabbim monoton yaratmıyor bir şeyi. Yarattığında da çeşitlilik veriyor ama öyle bir çeşitlilik veriyor ki ( başka bir ayette var) “sen iki meyveyi aynı görürsün, aynı dalda yetişir ama ikisinde de farklılık vardır.” Diyor.

Bırak onu değişik meyveleri falan.

Şimdi yukardan gelelim rızık, yenilenler, ağaçta yetişenler, sebzeler ayrılıyor. Meyvelerin birçok çeşidi var. Mesela elma diyelim. Elmanın birçok çeşidi var. Geliyorsun; Teferruat teferruat, aynı dalda iki tane elma yetişiyor. Biri farklı, diğeri farklı. Hatta onu bırak elmanın bir kısmı, güneş gelen kısmı farklı, görmeyen kısmı farklı.

Bu Allah’ın yaratma çeşitliliğini de gösteriyor.

Ne kadar insan varsa o kadar yol var demiştik ya. İşte” kezâlik” demesiyle beraber, onun manevi farklılığı gibi bunda da aynı şeyler var oluyor.

Bakın 3 e ayırmış insanlar, hayvanlar, davarlar diye.

Şimdi “Dâbbe” kelimesi Kuran’da çok geçiyor. Benimde ilgimi çekti on küsur yerde geçiyor. Biraz o dâbbe konusuna girmek istiyorum. Hani hayvanlar deniyor ama kuşlar buna dâhil değil.

Çünkü bakın En’âm Suresi 38. Ayette var. “Dâbbe” nin kökü debelenmektir( kımıldamak), ayaklarını vurarak yürümek manası da var ama en uygunu debelenmektir.

“Hem yerde debelenen hiçbir dâbbe yoktur ki, hem iki kanadı ile uçan hiçbir kuş yoktur ki, (Bakın Rabbim bunu ayırmış) sizin gibi bir ümmet olmasınlar”

Yani burada rabbim debelenen hayvanlarla kuşları ayırmış. Demek ki kuşlar dâbbe sınıfına girmiyor.

Mesela başka meleklerle ilgili bir şey var. Melekler de hariç. Nahl Suresi (16,49) da der ki:

“hem göklerde ne var* yer de ne varsa hepsi Allah’a secde ederler. Gerek dâbbe kısmından olsun, gerekte, melaike. Bunlar kibirlenmezler.” Burada da Rabbim neyi ayırmış? Melekleri ayırmış

Bunu neden anlatıyorum? Dâbbe’ye canlı da diyorlar. Yani yine meleklerin bunun içerisinde olmadığının göstergesi.

Bunların iki anlamı var. Aslında bunda insanlar da hariç.  Neden?

İşte bu Ayet. Bakın Rabbim “İnsanlar, dâbbe’ler, en’am “ diye ayırmış.

Hatta koyun, keçi, sığır gibi hayvanlarda dâhil değil, görüyorsunuz bu Ayette rabbim ayırmış. dâbbe bunların dışında kalan özel bir sınıf.

Bu dâbbe ile ilgili başka bir şey çok ilginç konu. Hani kıyametin büyük alametleri arasında olanlar var. Duman çıkması gibi. Bir de dâbbetül arz denilen bir şey var. Kıyamete yakın bir şey çıkacak.

Neml suresi 82 Ayet’te var. “Söylenen başlarına geleceği vakitte, onlar için arzdan bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize inanmadıklarını kendilerine söyler.”

Konuşan bir mahlûkat. Biz bunun niteliğini bilmiyoruz. Ama işte Kuran Ayetlerinden eleyerek gittiğimizde bunun kuş sınıfından olmadığını, en’am denilen sınıftan olmadığını, insan olmadığını ve melek olmadığını anlıyoruz. Nereden anlıyoruz?

Rabbim Ayetlerde teferruatlı dâbbe’yi izah ettiği için buradan rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Peki, dâbbe nasıl bir varlık?  Bununla ilgili olarak Nur Suresi 45. Ayet’te

“Hem Allah her dâbbe’yi bir sudan yarattı. Öyle iken kimisi (yani dâbbe’leri izah ediyor) karnı üstünde yürüyor. (yani sürünüyor. Sürüngenleri anlatıyor) kimisi iki ayak üzerinde yürüyor. Kimisi ise dört ayak üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Hakikaten Allah her şeye kadirdir.”
Bakın burada sürüngenlerinde dâbbe’nin içinde olduğunu görüyoruz.

İki ayaklı yürüyenlerden ne var? İnsan olmadığına göre, maymunlar mesela, goriller, ayılarda mesela arada iki ayak üzerinde yürüyenler de bunlardan var.

Hatırlar mısınız?  Sebe Suresi 14. Ayet’te “ Sonrada vaktâ ki ona ölümü hükmettik. Kime? Hz. Süleyman’a. Onlara onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir dâbbetül arz dayandığı asasını yiyordu bu sebeple yıkıldığı zaman ( Hz. Süleyman ölmüş kimsenin haberi yok. Emrindeki cinlerin de haberi yok. Bu sebeple o kurt denilen şey asayı yiyince yıkılıyor.) ki cinler gaybi biliyor olsalar o zilleti azap içinde bekleyip durmazlardı.”

Bakın burada da ifade ilginç. Dâbbe geçiyor. Yani ne olarak geçiyor? Dâbbetül arz olarak geçiyor. O kıyamet alameti olan şeyin içinde de dâbbetül arz geçiyor. Buradan biz neyi anlıyoruz?

 Rabbim direk olarak bir şeyi söylemiyor bazen ama Ayetlerin içerisinde o döngü içerisinde sırları var. Demek ki ben 2 sini birleştirdiğim de;

(Allahualem tabi benim yorumum hakikat bu olmayabilir. Hem de şunu da söylemek istiyorum. Ben burada bazı şeyleri iddialı söylüyor gibi oluyorum ama bunlar tamamıyla bana ait görüşler. Bunlar hak olmayabilir. Gerçek olmayabilir. Fakat tefekkür belirli ilim, düşünce Ayetlerin bir araya gelmesiyle bizde oluşan şeyler. Bunları paylaşıyorum. Ama asıl hak Allah’a aittir. Biz sadece isabet etmeye çalışıyoruz. Rabbim onu nasip etsin inşallah bunu da söylemeden geçmek istemedim.)

Tahminim bu tabi. O dâbbetül Arz’ın bir sürüngen tarzında olabileceğini işte ben bu Ayetlerden görüyorum. Yani o şekilde hissediyorum. Neden? Ağaç kurdu diyor. Diğer Ayette de dâbbe diyor. Diğer bir Ayette de sürünenlerden, karnı üzerinde sürünenlerden diyor. Tabi Allahu âlem. Ama onun muhteşemliğini düşünün. Kurt şeklinde, toprağın altında kaç metre büyüklüğünde, hangi devasada ve çıktığı zaman konuşan bir şey olduğu zaman, insanların nasıl bir şok içerisinde olacağını düşünün artık.

Bu dâbbe’yi bunun için anlatmak istedim.

En’am kelimesine gelelim şimdi. En’am da bakın hayvan olmasına rağmen, yani Allahu Teâlâ şöyle diyebilirdi insanlardan ve hayvanlardan diyebilirdi. Ama hayvanları dâbbe ve en’am olarak 2 ye ayırmış.

Bunun da sırrı şu arkadaşlar. Geçen hafta hatırlıyor musunuz? Her insan çeşidince, her insan sayısınca yol var demiştik ya. Bunu da neye bağlamıştık. Allahu Teâlâ’nın esmalarının her insanda farklı tecellileri var. Bu esmalar da renkler şeklinde tezahür ediyor. Sıtkatullah denilen Allah’ın boyası da bunun işaretiydi. Her insanda bu terkip farklı olduğu için bu kadar da farklı yol diyordu. “Kezalike” derken aynı bunun gibi insanların içerisinde de nefis var.

Şimdi burası biraz tasavvufun alanına giriyor. Bu nefislerinde hayvanlar suretinde tezahür ettiği ifade edilmiş. Hatta Abdülkadir Geylani Hazretleri ile ilgili birçok hikâye anlatır. Hani “nefsimi bir yılanın kabuğundan soyulmuş şeklinde içimden sıyrıldığını gördüm ve köpek şeklinde orda gördüm” diyor. Ve ona “seni bir daha içime almayacağım” dediğinde melekler ona diyor ki “al onu içine at biz seni onunla seviyoruz.” Diye.

Bu tasavvurlar manevi şeylerle ilgilenenler bilirler. Her insanda bu hayvan suretinde bir şey vardır. Ve onu terbiye etmeye ya da değiştirmeye çalışır.

İçinizdeki hayvan denilen bir konu bununla ilgili bir şeydi. İşte burada Allahu Teâlâ bunun 3 çeşidinin olduğunu söylüyor.

1 insan çok nadir. Yunus emre ne diyor: “Ölen hayvan imiş, insanlar ölmez” âşıklar ölmez diyor başka bir ifadeyle. Kabir kazıldığında da bazı insanlar diri biliyorsunuz hiç bozulmamış. Bununla alakası var. İşte onlar insanlar.

Birde nefsi hayvan olanlar var. Bunlarda 2 ye ayrılmış. Bir dâbbe olanlar var. Köpek, kedi gibi.

Birde insanlığa faydalı olan en’am denilen bir grup var. en’am nimet kökünden faydalanma kökünden, birde insanlığa faydalı olanlar bunlarda koyun gibi, keçi gibi kurban edilebilen hayvanlar.

İşte Rabbim burada tabi direk mana da değil, Surelerinde bunlara işaret ediyor. Ama bunlara kuş dâhil değil. Bazıları kuşları da dâhil ediyor. Hayır, kuşlar dâhil değil.

Yukarda bahsettik iki kanadı ile uçanları Rabbim bunlardan ayırmış. Ben bazen ilginç konuları da bunlarına katıyorum ki, bunlar tefsir kitaplarında çok bulunmuyor. Ama bunla renkleniyor. Rabbim Kuran’ın içerisine nice övgüler yaptı. Derininde ne manalarının olduğunun da, bunların da hakikat olduğunu bu kitaplarda görebiliyoruz. Hani böyle macera romanı gibi olsun diye değil de, bunla ilgilenen çok fazla insan var. Bu sohbet kayıtlarını dinleyen çok var. Onlara da hani Kuran’da bunların işaretleri olduğuyla ilgili bir mesaj olsun diye düşündüm.

“İnnemâ yahşallâhe min ıbâdihil ulemâé’”

“İnnema” “Ancak” demek. İnne ve kardeşleri diye Arapçada bir konu var bilirsiniz.

İsim cümlesinin önüne geliyor. Müpteda ve haberi böyle irabını değiştiriyor. Normalde biraz teknik olacak ama açıklamak durumundayım.

Müptedayla haberde merfu. İnne ve kardeşleri geldiği zaman, müptedanın ismi isim oluyor artık diğeri haber oluyor. İlk kısmı ismi nakıs oluyor. Diğeri yine merfu olarak kalıyor.

“İnnallahe” diyoruz mesela “İnnallahu” dememiz lazımken. Fakat ne “İnnema” geldiğinde bu sistem bozuluyor. Her ne kadar aynı gruptan da olsa aynı şekilde merfu (ötre) durumu devam ediyor.

“innema” nın manasal farklılığı da şu:

Kasr edatı deniyor buna. Yani anlamı daraltma. Tahdit ediyor, sınırlıyor. Yani genel bir mana var. Genel bir manayı sonraki gelen cümleye kasrediyor. Kısaltıyor.

“İnnema” “Ancak”

“Yahşallâhe” “Allah’tan korkarlar”

“Min ıbâdihil” “kullarından”

“Ulemâé” “ulema”

Yani “Kulları içerisinden Allah’tan layıkıyla (ancak)(bak kasrediyor şimdi anlamı daralttı.) ulemalar korkar. Yani âlimler korkar.”

Manayı şu şekilde etkiliyor bunun böyle olması.

Şöylede mana kurulabilirdi. Âlimler hiçbir şeyden korkmazlar. Sadece Allah’tan korkarlar da olabilirdi.

Fakat ulemanın sona gelmesi, kulları içerisinden Allah’tan en fazla âlimler korkar vurgusu var burada.

Rabbimde işte cümle övgülerini böyle yapmasıyla manaya derinlik katıyor.

“İnnallâhe azîzun ğafûr. “ şimdi neden (kullar arasında) Allah’tan hakkıyla ulemalar, âlimler korkuyor?

“Min ibadihi” derken de Allah’ın kulları. Bakın Allah’ın mahlûkatı, insanları falan başka bir ifade kullanılmıyor. Allah’ın kulları derken de yine özel bir grup var. Yani Allah’a iman etmiş, Allah’ı tasdik etmiş grup dersek buna. Bunların içerisinden bile Allah’ın nasip ettiği ilim ile ilimden faydalananların yine o özel gruba göre, Allah’tan daha fazla korktuğunun da göstergesi.

Yani hem insanlık olarak düşünülebilir. Ama birde özel bir grup olarak onun kulları demesine özgü olarak söylüyorum. O gruptan bile Allah’ın el-alim esması tecelli etmiş olanlarının daha fazla layıkıyla korktuğunun da alimler olduğunun göstergesi.

Geçen derslerden de konuşmuştuk. Eğer siz bir ilim alıyorsanız, her şekilde ilim alıyoruz. Bu ilim faydalı mı, değil mi? Bunun göstergesi Allah’a yaklaştırıyor mu? Birde içinizde haşyet duygusu oluşturuyor mu? Test edin. Ben dâhil herkes.

Eğer böyle oluyorsa işe yarıyor. Yoksa size faydası olmayan bir şey.

Mesela entropi denilen bir durum var.  Örneğin siz bir duraktasınız. O sırada insanlara yağmur yağıyor demeniz anlamsız. Bir fayda sağlamıyor. Karmaşıklığın gitmesi yolunda da bir faydası yok. Ona faydası olacak ve karmaşıklığı giderecek bir bilgi önemli. Bizde aynı şekilde Allah’ın yaratmış olduğu algı sistemi ile kulakla, gözle alıyoruz alıyoruz. Ne alıyoruz? Aslında Allah’ın ilminden alıyoruz. Bizde bir farklılık oluşturacak bir bilgi değerli.

Hani Allah’ın resulü diyor ya.

“Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”

Derken de bu var birde ne var?

“onlar ki malayaniyi terk ederler” yani Allah’a yaklaştırıcı dışında her şey malayani kabul edilmiş. Malayani gibi gözüküp de Allah’a yaklaştırma konusunda fayda veriyorsa o malayani olmaz. Malayani gözüktüğü halde.

Bugün müzikle uğraşan, batı müziğiyle uğraşan o kadar çok insan var ki,  Allah’a yaklaşıyor onunla. O enstrümanı hangi amaçla kullandığına bağlı. Bunu da unutmayalım.

Tekrar söylüyorum başa dönecek olursak;

Bir ilim sizi Allah’a yaklaştırıyorsa, yani dinliyorsunuz, görüyorsunuz. Allah’a yaklaşma adına bir şey hissediyorsanız ya da bu ayetteki gibi de bir şekilde haşyet duygusu oluşturuyorsa. Yani Allah’a bir saygı ile korku, ürperti hali oluşturuyorsa faydalı.

Yani bu sohbeti birçok insan dinliyor. Yıllardan beride dinliyor. Bir düşünsün.

Sohbet olarak düşünmeyin Kuran ayetlerinin izahatı olarak düşünün. Sizde bir farklılık oluşturduysa güzel. Yoksa otobüs durağında bekleyen insanlara yağmur yağıyor denmesi gibi bir şey olur.

Burada ki özellikle vurgunun âlimlere olmasının sebebi de, nedir?

Yukarda Rabbim hep ilimle ilgili bilgiler veriyor. Suyun gökten inmesi, onunla muhtelif renklerin çıkması, rengin o kloroplastlarda oluşması, fotosentez olayı falan. Bunların hepsi o ilimin içerisinde olan şeyler. Bunları öğrenen kişi aman Allah’ım bu nasıl sistem deyip kendine gelmesi lazım.

Birde fazla ilim olması da gerekmiyor. Bakın ne diyor?

“suyun gökten indiğini görmüyor musun?” diyor.

Bunun için ilme gerek yok ki dağda ki çobanda ya Allah Allah bu suda gökten iniyor ne ilginç bir şey. Aman Yarabbi nasıl derse. O anlamda yine Allah’tan korkmasına vesile olacak bu.

Aman Yarabbi ne kadar davar yaratmışsın, inek yaratmışsın ne kadar çeşit çeşit yaratmışsın. Hiçbiri birbirine benzemiyor.

Şunu da söyleyeyim. Bir kar tanesi diğerine benzemiyor. Bakın sokağa yayılan şu kar tanesi kaç tane sayabilir misin? Hadi sen kendi çiziminle yap. Al kâğıt kalemi eline farklı farklı çiz. Bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlarsın.

Bir mahalleyi düşün, şehri düşün, bir dağı düşün kaç kat trilyon tane kar yağıyor. Ve kaç milyon yıldır yağıyor ve hiçbiri birbirine benzemiyor.

Çekirdek çitliyoruz ya. Üzerindeki çizgilere baktınız mı? Bir şey çağrıştırıyor mu size?

Barkod gibi. Biri diğerine benzemiyor. Yani zebralarda öyle, parmak izleri de öyle. Ben resimle biraz ilgilendim portre çalıştım.

Bir göz, iki göz, bir burun, bir ağız var mı başka bir şey? Kulaklarda var ama bereyi örtüyorsun yine insanı tanıyorsun.

Burun ameliyatı oluyor. Yine o kişiyi tanıyorsun. Yıllar sonra gördüğümüz çocukluk arkadaşlarımız bile tanıyabiliyoruz.

Gözlük, lens takılıyor yine de tanınıyor.

İki Çinli, iki ikiz kardeş birbirine benzemiyor. İşte Rabbim bu sima denilen şey ne ise bunda gizlidir. Her şey değişiyor ama sima değişmiyor.

Muhteşem farklılıklar oluşturmuş. Hadi insan bir nebze, penguenler birbirine benzemiyor. Bunların hepsi rabbimin ilmi. Bunları görmek için illa ki bilim adamı olmaya gerek yok. Üniversitelerde olmaya gerek yok. Dikkatli bakan bir göz bunları görür.

İşte “Elemtera” “görmüyor musun? Bakmıyor musun?” Derken de Rabbim bunu diyor.

Orda sadece bir misal veriyor. Suyun gökten indiğini görmüyor musun derken de bir şey var.

Allahu Teâlâ bize Rabbimizin ilmini anlamaya yönelik bakış nasip etsin.

Görmek Allah’a ait. Ben kulumla görürüm, işitirim diyor.  Ama bakmak irade olarak bize ait. “Elemtera” derken de orada görmüyor musun değil. Bakmıyor musun gibi bir ifade var. çünkü görmek Allah’a mahsus. Yani Allahi değerler. Ama bakmak, boyun kasları bizde kafamızı çeviriyoruz. Göz kasları bizde o bakışa yönlenmemiz gerekiyor. Allahi, ibretsel, tefekkürsel bakışa.

Allah’ta nasılmış?

“Şüphesiz Allah azizdir. Gafurdur.”

Bu aslında ikisi birbiriyle alakalı değil gibi.

Sen bu muhteşemliğe baktığında Allah’ın azamet sahibi aziz olduğunu, üstün olduğunu anlarsın demek burada aziz.

Eğer bunu layıkıyla da anlarsan sende senin nefsinde bir hal oluşması lazım. İşte bu sende oluşan hali de Allah bildiği için buda senin mağfiretine, affına vesile olur demektir.

“Gafur” “mağfiret eden” demektir. Bir “Gafur” geçer, bir “Gaffar” geçer, birde “gafir” geçer.

Üçü de hemen hemen aynı manadadır. “Gafere” “mağfiret etmek” demektir.

Mağfiret etmek ne demektir?

Örtmek demektir. Miğfer var ya bu kökten. Miğfer kafayı örterek koruyor. Bir şeyin üzerine örtme settere yakın manası vardır. Aftan farklıdır.

Allahu Teâlâ’nın silmesi demektir. Neyi? Bilgiyi. Her şey kayıt olmuyor mu? Oluyor.

Ahirette eğer sen Allah’tan mağfiret istersen, buna uygunda hareket yaparsan Allahu Teâlâ işte Gafur, Gaffar isimleri ile kayıttan siliyor.

Hatta öyle deniyor ki, El-Gafire bunu deniyor. Şahit olan meleğin bile hafızasından siliniyor diyor. Bir abartısı ile sen bile hatırlamıyorsun. Yani ne kadar büyük bir şey olduğunu düşünsenize. 30. Ayette de var işleyeceğiz.

Yani Allahu Teâlâ örtmesin ya yandık yandık. Rezil olduk.

Aynı zamanda El-Aziz demesiyle beraber de Allah’ın aziz olduğunu anlayan nefiste kibir oluşmazmış.

Allah’ın o azizliğini, izzetliğini, büyüklüğünü, yenilemeyeceğini, yani galip gelinemeyeceğini anlayan nefiste ne yapıyor?

Kibrini engelliyor. Sende ne yapıyorsun? Korkuyorsun Allah’tan, haşyet duyuyorsun. Allah’ta korkan nefsi bağışlıyor. Mağfiret ediyor.

Bu her zaman Ayetlerin sonunda gelen bu ikili Esmalara bu bağlamda dikkat etmek lazım. Bütün bunlarda” azîzun ğafûr ” bunu açıklıyor. yoksa “gafur”u burada açıklayamıyorsun. Yani ne alaka diyorsun. Renklerden bahsediyor bir şeyden. Sonra Allah gafur. Ama aziz.

“Kulları içerisinde Allah’tan en çok korkan âlimlerdir.” Âlim neyi idrak ediyor Allah’ın azizliğini idrak ediyor. O zaman da Allah’ın mağfiretine aday oluyor.

29 ayete bakalım.

“اِنَّ الَّذٖينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ “

“İnnellezîne yetlûne kitâballâhi ve egâmus sâlâte ve enfegû mimmâ razagnâhum sirrav ve alâniyetey yercûne ticâratel len tebûr. “
“İnnellezîne yetlûne kitâballâhi” “O insanlar ki Allah’ın kitabını tilavet ediyorlar.”

“Ve egâmus sâle egâmus sâlate” “Namazı ikame ediyorlar.”

“Ve enfegû mimmâ razagnâhum razagnâhum sirrav ve alâniyetey” “Sır olarak ve aleni olarak ta onlara verdiğimiz rızıklardan infak ediyorlar.”

“Yercûne ticâratel len tebûr.” “Len tebur olan bir ticareti de onlar ümit edebilirler.”

Şimdi bakın 18. Ayetle çok alakalı önce bu Ayete bakalım.18. Ayete bakacağız

“O kimseler ki Allah’ın kitabını okuyorlar, namazı dosdoğru kılıyorlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da gizlice, aşikâr olarak hak yolunda sarf ediyorlar.”

18 ayette de

“ Sen ancak o kimseleri uyarırsın ki onlar gayb hakkında Rablerinden korkarlar. Namazı ikame(dosdoğru) ederler, her kim temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenir. Sonunda dönüş Allah’adır.”

Yani burada 6 husus var. Üçü 18 ayette, üçü 29. Ayette. Ortak husus namazı dosdoğru kılmaları. Bu ortak değer Rabbim aynı kullanmış. Matematikte değişme kuralı gereğince, demek ki Allah’ın kitabını okuyanlar ile 18. Ayette ki” Gayb hakkında Rablerinden korkarlar” ortak.

Ve ilginç biraz evvelki ayetin son kısmıyla birleştiği yer. Bakın ne diyor.

“Haşyet duyarlar Rablerinden” 18 ayette haşyet duyarlar diyor. Gaybta

Bu son ayette ne diyor. 29. Ayette

“Allah’ın kitabını okuyanlar diyor.” Allah’ın kitabını okuyunca onun ilmini değerlendirince aynen kulları içerisinden en çok, layıkıyla korkanlar âlimler olduğu gibi işte 18. Ayetle de birleşiyor burada.

Demek ki neymiş ikisinin birleştiği nokta. Demek ki Allah’ın kitabını okumak bizim şu anda yaptığımız. Gaybta yani onu görmeden, Allah’tan korkmaya vesile oluyormuş.

Zaten bu Kuranı Kerim’in isimlerinden birinin zikir olması. Zikir diyor. Zikir ne demek?

Öğüt demek aynı zamanda. Birçok anlamı var. Bunlardan biriside öğüt.

Öğüt veriyor Rabbim. Sen o öğüdü aldığında haşyet oluşuyor. Aman Yarabbi gerçekler buymuş demek ki. Bende dikkat edeyim diyorsun. Peki, Allah’ı görüyor musun?

Yani aleni olarak görmüyorsun. Ne yapıyorsun? Gaybi korkuyorsun.

Görmeden korkuyorsun. Gördükten sonra zaten korkmamak mümkün mü?

Ama Allahu Teâlâ görmeden gaybi alarak kendisinden haşyet duyulmasını istiyor. İşte demek ki o zaman bu okuduğumuz kitabın amacı da bu haşyet duygusuna götürmesiymiş. Ama nasıl götürecek?

Tilavet edeceksin. Tilavet etmek ağır ağır okumak demek. Üzerinde dura sura okumak demek. Yüzünden okudun geçtin ne oluşturacak ki sende?

Sevabı var. Amenna Allah’ın kitabını okuyorsun ne güzel iş yapıyorsun. Ama tilavet ettiğinde, ağır ağır okuduğunda, üzerinde düşündüğünde demek ki Allah korkusuna ulaştıracak ilim verecekmiş sana.

Ve bakın ikincisi namazı dosdoğru(ikame) kılarlar.

Namazı kılmaktan önce geliyor arkadaşlar kitabı okumak. Namaz kılınmasın değil. Hepimiz burada bir vakti bile kaçırmamaya çalışıyoruz. Sünnetleriyle, nafileleriyle yapmaya çalışıyoruz. Allah kaim kılsın. Ama Allahu Teâlâ öncelik olarak Kuran okumayı söylemiş. Yani haftaya bir cüz okuyayım da sevap gelsin değil. Tekrar söyleyelim.

Ben haftada 1 cüz okuyorum elhamdülillah. Fakat tilavet diyor burada.

  1. ayete de baktığımızda demek ki inceleyeceksin, derine dalacaksın, hayret duygusu oluşacak. Geçen hafta nasıl işlendiğine bakın. Namaz kılmaktan önce Kuran okumak.

Kuranı tefekkür etmek. Daha sonra neymiş?

“ve onlar infak ederler,” bu Bakara Suresinde de geçiyor hatırlarsanız.

Bakara 2.3 Ayet

“Ellezîne yué’minûne bil ğaybi” “Onlar gayba inanırlar.” 18. Ayetteki gaybi olarak Allah’tan korkarlar kısmı.

“Ve yugîmûnes salâte” “ namazı dosdoğru kılarlar.

Namaz gelmiş görüyor musunuz? Sıralama aynı şekilde.

“Ve mimmâ razagnâhum yunfigûn.” “kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”

Gördünüz mü? Kuranı kerimin birbirini nasıl tefsir ettiğini. Bu ayet 18.ve 29. Ayet nasıl bir örgü içerisinde birbirini tamamlıyor. Ve bakın Bakara Suresinde de namazdan önce ne geliyor?

Gayba iman geliyor. sonra namaz geliyor. Namazdan sonra da infak etmek.

İnfak etmenin 1. En önde olanı zekâttır. Zekât olduğunu nasıl anlıyoruz?

Yine 18. Ayette diyor ki: “her kim temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenir” demek zekât kelimesi kökeni ile o temizlenme aynı olduğu için ve 29. Ayette de infak kelimesi olduğu için birleşiyor.

Demek ki Allah’ın verdiği rızıklardan vermek ana konusuyla zekât, temizlenmeye, nefsin temizlenmesine vesileymiş.

Ama en önemli vurgu ise infak. İnfak etmek zekâtı da kapsayan üst bir konudur ki, Bakara Suresinde zekât verirler demiyor. İnfak ederler diyor.

İnfak maddi olsun, manevi olsun bir şeyin senden çıkması demek. Nafaka çıkmak demek. Senin ailene verdiğin senin cebinden çıkıyor.

İnfak çıkmak demektir unutmayın.

Münafık kelimesi var ya. Kökeni olan tarla faresinin iki tane tünelinin olması, birinden olmazsa diğerinden çıkması münafık kelimesinin kökeni olmuş.

Senden çıkan fedakârlık ettiğin her şey bu infak konusunun aslıdır.

En üstü farz olan şekli zekâttır. Ama sadece zekât değil her türlü çıkma infaktır.

Kendine çay dolduruyorsun mesela, önce başkalarına verip kendine en son alman bile infaktır.

Otobüse binerken başkalarına yol vermen de infaktır.

Ama aslı rızıklardan verilen, başkasını kendine tercih etmek anlamında infaktır.

Allahu Teâlâ devam ediyor:

“Yercûne ticâratel len tebûr” “Bunlar ancak bir ticareti ümit edebilirler” ki o ticaret nedir?

Zarar etmeyecekleri, iflas etmeyecekleri bir ticareti umabilirler.

Gerek 18. Ayetteki gerekse bu ayetteki şeyleri yapanlar. Ancak; bir ticaretten zarar etmeyeceklerini umarlar.

Demek ki neymiş? Diğerlerinin yaptığı ticaret kesinlikle zarar edecek.

Zarar eden de iflas eder. Peygamber efendimiz diyor ya: “Size müflis eden, iflas eden birini göstereyim mi?”

Kim diyorlar.

İşte onlar ki birçok doğruyu yaptığını zannettiği halde, ahirette hesap gününde başkalarının haklarını ödedikten sonra geriye bir şeyi kalmayıp ta iflas etmiş olarak da cehenneme gidenlerdir” diyor.

Allahu Teâlâ bize bu ayetleriyle bize daha dünyada yaşarken nasıl davranmamız gerektiğini anlatıyor ki bu zikirdir. Ve bunu kitabında veriyor. Bizde layıkıyla Allah’tan korkup da azizliğini anlayıp da onun mağfiretine uğrayanlardan eylesin.

Yoksa ticareti zarar edipte, müflis olmuş, iflas etmiş insanlardan oluruz.

Allahu Teâlâ bizi bu sınıftan korusun.

Sadakallahülazim.
 

 

 

 

 

 

 

FATIR (12. Sohbet) 27.ayet “su”#

SOHBETİ DİNLE :


İNDİRMEK VEYA DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/n_4fXPt5q9GHG


FATIR 27:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ

E lem tera ennallâhe enzele mines semâi mâen, fe ahracnâ bihî semerâtin muhtelifen elvânuhâ, ve minel cibâli cudedun bîdun ve humrun muhtelifun elvânuhâ ve garâbîbu sûd(sûdun).

1. e lem tere : görmedin mi
2. enne allâhe : muhakkak Allah
3. enzele : indirdi
4. min es semâi : semadan, gökten
5. mâen : su
6. fe ahrecnâ : artık çıkardık
7. bi-hi : onunla
8. semerâtin : ürünler, meyveler
9. muhtelifen : muhtelif, çeşitli
10 elvânu-hâ : onun renkleri
11 ve min el cibâli : ve dağlardan
12 cudedun : dağlar arasındaki yol, yol
13 bîdun : beyazlık, beyaz
14 ve humrun : ve kırmızılık, kırmızı
15 muhtelifun : muhtelif, çeşitli
16 elvânu-hâ : onun renkleri
17 ve garâbîbu : kapkara, simsiyah, koyu siyah
18 sûdun : siyah, kara

Allah’ın suyu, semadan indirdiğini görmedin mi? Böylece onunla çeşitli renklerde ürünler (meyveler) çıkardık. Ve dağlardan beyaz, kırmızı, çeşitli renklerde ve kara ve kapkara (koyu siyah) yollar (kıldık).


SOHBETİN YAZILI METNİ:

Fatır Suresi 12. Sohbet

Evet, Fatır Suresinin 27. Ayetinden itibaren devam edeceğiz.

Çok güzel konular var 27. Ayetle ilgili.

“اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِهٖ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بٖيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَابٖيبُ سُودٌ“

“Elem tera ennallâhe enzele mines semâi mââ, feahracnâ bihî semerâtim muhtelifen elvânuhâ, ve minel cibâli cudedum bîduv ve humrum muhtelifun elvânuhâ ve ğarâbîbu sûd.”

“ Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi? Onunla renkleri başka başka muhtelif meyveler çıkardık. Dağlardan da kırmızı, beyaz muhtelif renklerde ve kuzguni siyah yollar yaptık.”

Şimdi burada bu ayetin meallerine baktım. Biliyorsunuz internette birçok site var hasenat gibi. Orada bir ayetle ilgili birçok meali alt alta görebiliyorsunuz. Bu ayeti değişik şekillerde ifade etmişler. Fakat ben bugün ben Arapça kaideleri ile söyleyeceğim.

Arapçayı öğrendikten sonra manalara daha vakıf olmaya başlıyor insan. Sizde bugün burada bazı detaylarını, tesirlerini göreceksiniz. Biraz böyle teferruat olacak gibi ama nihayetinde anlayacağınızı umuyorum.

İlk kısmına bir bakalım.

“Elem tera ennallâhe enzele mines semâi mââ,”

Şimdi bu “Enzele” kısmına bakmak istiyorum. Beni ilk o etkiledi.

“Ennallâhe enzele” “Allah indirdi”

“Mines semâi mââ” Şimdi normalde bu cümlenin şöyle olması lazımdı.

“Enzele mââ mines semâi” Olması lazım. Şimdi Arapça üzerine çalışıyoruz arkadaşlarla, onlar biliyorlarki: fiil fail meful olarak geçiyor. Yani önce fiil, fail yani özne sonra tümleç olarak geliyor. Fakat burada sıralama değişmiş. Yani;

“Enzele mââ mines semâi” Olması gerekirken, “Mines semâi” ile “Mââ” yer değiştirerek

“Enzele mines semâi mââ” olmuş.

Yani “Mines semâi” “gökten, semadan” kelimesi öne gelerek vurgu oluşturmuş.

Şöyle, Arapçada bir kaide var. Bu Türkçede kesinlikle farklı. Bir şey ne kadar önce söylenirse onda o kadar vurgu var manasına geliyor.

Türkçede ise vurgu yüklemin yanına gelir. Mesela “Ahmet dağa gitti.” Derken.

Burada gitti’nin yanında dağ olduğu için Dağ’a vurgu var. Yani “Ahmet dağa gitti”

“dağ Ahmet’e gitti” dediğimizde gitti fiilinin yanına yüklemin yanına Ahmet geldiği için vurgu Ahmet’e

Yani Türkçedeki vurgu farklı. Tekrar ediyorum Arapçada ne kadar öne, cümlenin önüne geliyorsa vurgu onda, Türkçede ise yüklemin yanına ne geliyorsa vurgu ona. Bunun neden açıklıyorum bakın.

“Enzele” “indirdi suyu gökten” dediğinde burada suya vurgu var. Fakat semadan olduğunda ise dikkat çekiyor Rabbim semaya bakın, suyu semadan indirdi.” Semadan suyu indirdi” olarak geçiyor meallerin çoğunda. Bu işte Arapça incelikleri hesaba katmayarak bir tercüme olduğunun göstergesi.

Bakın, bu gözle bakın mesela Kuranmeali.org var. Orada bakın en yukarda bir meal var. O doğruyu vermiş.

Bir üstünü söyleyeceğim ve toplayacağız. Bir de bu cümle “Enne” kelimesinden sonra yani “Ennallâhe” diye başlayan cümle de isim cümlesi. Şimdi Arapçada 2 çeşit cümle var isim cümlesi ve fiil cümlesi.

Eğer cümle fiil ile başlarsa fiil cümlesi oluyor. İsim ile başlarsa isim cümlesi oluyor. Sonuçta tercüme edildiğinde mana aynı. Fakat burada bir vurgu var. Arapça hocamız ifade etmişti.

“isim cümlesi ile başlarsa bir şey orada da faile, yani işi yapan kişiye dikkat çekiyor.”

Yani buraya bakarsak diyor ya “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi.” Diyor ya burada. Şunu demek istiyor Rabbim burada isim cümlesi olarak. Hani Rabbim suyu gökten indiriyor ya, hani su gökten iniyor ya. Bunu Allah yapıyor Allah. Allah’tan başkası yapmıyor manasına geliyor.

Yani bu cümle Arapça birçok farklı şekilde ifade edilebilirdi. Ama

“Ennallâhe enzele mines semâi mââ,” derken, kelimelerde inanılmaz bir vurgu var.

Toparlarsak Rabbim şöyle diyor bu Ayeti Kerime’de;

“Ben suyu başka yerden değil gökten, semadan indirdim. Bunu yapan Allah’tır. Allah’tan başkası değildir. Yani Allah bunu zatı ile yapıyor.” Demek. Bitmemiş cümlenin başında birde “Enne” varya, normalde bunun aslı “İnne” .

“İnne” yi çok duyarsınız “İnnallahe” mesela Kuran’la alakalı olanlar bilir. Burada bir vurgu vardır. Şüphesiz, kesinkes, muhakkak gibi anlamlar var. Normalde “İnne” neden” Enne” olmuş? Üstünde üstüne gelmiş. Bu cümlenin sadece başında iken “İnne” olarak geliyor. Cümlenin ortasında olduğunda “Enne” olarak geliyor.

Peki, cümlenin başında ne var? İşte burası çok mühim “Elem tera” yani “görmedin mi?”

Şimdi burada ciddi bir ikaz var. Yani şunu diyor: “Bakmıyor musun? Görmüyor musun? Defalarca bu başına geldi. Hiç mi görmezsin? Hiç mi dikkat etmiyorsun?” şeklinde burada da bir vurgu var. Neye dikkat etmiyoruz?

Gökten yağmur iniyor. Doğru mu ifadem? Doğru değil.

Bakın Allahu Teâlâ burada gökten yağmur indi bile demiyor. Ne diyor? “Su.”

Yani biz bazı şeyleri doğduğumuzdan itibaren gördüğümüz için bize normal geliyor. Ama diyor ki Rabbim: “Bak gökten yağmur olarak senin romantik olarak gördüğün şey var ya bu su.” Diyor. “Su.”

Allahu Teâlâ gökten su indiriyor. Şimdi suyu nerde görüyoruz? Yer çekiminden dolayı yerde görüyoruz. Denizlerde, ırmaklarda, su birinkilerinde, bardakta görüyoruz. Normalde yerçekimi nedeniyle aşağılarda. Bunun yukardan yağması aslında olağanüstü bir şey. Yukardan su iniyor ya. Yani rahmet. Rahmet diyoruz ya. Yağmura rahmet demişler. Gökten rahmet iniyor su da değil. Su fakat suyun manevi boyutuyla çok ciddi bir ikram olarak iniyor.

Şimdi burada neden sema demiş? Kuran’ın geneline baktığımızda semavat ve arz diyor. Sema Arapçada senin bulunduğun, yaşadığın alana arz deniyor. Senin yani idrakinin olduğu alana ne deniyor? Arz deniyor. Ama senin bulunduğun yaşam alanının üstündeki yukarıdaki yerlere ise sema deniyor. Coğrafi olarak dünyayı düşünün yer var. Bir de semalar var. Yani gökyüzünün katları var.

Bu kastedildiği gibi, aynı zamanda da manevi semalar da kastediliyor. Bu manevi semaların ifadesini hem boyut olarak algılayabiliriz. Hem de Kuran’da birçok yerde geçen manevi gök katmanları olarak görebiliriz.

Mesela meleklerin yaşadığı âlemi düşünün. Buna ne deniyor? Sema deniyor. Biz bunu algılayabiliyor muyuz? Algılayamıyoruz. Daha bizim şu anki algıladığımız 1. Kat semamızda bile en yakın sema deniyor buna bir de burada melekleri göremiyoruz. Bir de özellikle mukarrebun meleklerinin olduğu semayı hiç göremiyoruz çünkü bu çok büyük algı gerektiriyor.

Maneviyatta bu bilinen bir şeydir. Bir bu dünya da arz var. 1.kat sema var. Bir de yukarlarda semalar var 7 kat olarak ifade edilen. Bunu hani Âdem kıssasında söylemiştik. Cennet katları yani cennete gidildiğinde algılanacak katlar, bu dünyada da mevcut ama bizim algılama, idrak boyutumuzda değil. Ve o semalardan birisi de 8. Kat cennetten sonra olan meleküt âlemi denilen sema var. Bunun gibi Allahu Teâlâ’nın yarattığı semalar var. Şimdi bunu neden anlatıyorum.

“Semadan su indirdik” derken de aslında suyun, bizim alışageldiğimiz, kanıksadığımız suyun aslında manevi bir değer olduğunun da ifadesi burada.

Hani “iki deniz vardır.” Demiştik ya önceki ayetlerde. Bunun için tasavvuf kitaplarında, manevi kitaplarda şöyle bir ifadesi var. “ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy“ derken “ Biz canlı olan her şeyi sudan halk ettik” derken en yukarıdaki, yaşamın en başındaki şu an bizim algılayamayacağımız su kastediliyor orada. Yani şöyle bir ifade var, çok zor ifadeler ama basitleştirerek söylemeye çalışıyorum. Allahu Teâlâ hani “ ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi muhabbet ettim.” Derken “Kün” emriyle halk ettiğinde, bütün güç kuvvetleri su denilen suyun asıl aslı olan bir bahrdan, denizden geçerek oluş âlemine, tekfin âlemine giriyor.

Yani bunu şuna benzetebilirsiniz. Prizmayı düşünün. Prizmaya beyaz bir ışık geliyor ama muhtelif renklerine ayrılıyor ya 7 rengine. Bu şekilde ayrılan renkler gibi. O kendi zatında gizli olan tecellilerin prizma gibi sudan geçmesiyle beraber sıfatların tecellisi oluş âleminde değişik tezahürler şeklinde gözüküyor.

Bununla da bitmiyor. Hani” Altından ırmaklar akan cennet” derken de. Irmağın aslı nedir? Su.

“Altından ırmaklar akan cennet” derken de ikinci olarak da arza geçişten evvel, hani yukardan aşağı düşünün, burada da bir suyun olduğunu haber veriyor Rabbim. Yani iki tane su tabakası var.

1.si en yukarda Allah’ın zatına yakın oluşundan tecellilerin ilk başladığı su.

2.si de Cennet’in altında olan su ve su bizim şu anda dünyada algıladığımız su.

İşte bu tane su prizmasından diyelim artık, boyutundan geçerek yeryüzüne inmiş su. Bunun aslı yukardaki manevi âlemlerde.

Nasıl ki biz şu an ışığı görüyoruz ya. Bu ışığın aslı ne? Nur.

Yani manevi âlemlerde nur, fakat biz bunu bu dünyamızda ışık olarak algılıyoruz.

Fakat biz bunu Allah nasip ederde cenneti şeylerde gördüğümüzde çok farklı boyutta algılayacağız. Mesela Nur Suresine bakın “Allâhu nûrus semâvâti vel ard.” Diyor. Yani “ arzın ve semavatın nuru” demek ki arzdaki ışık olan nurdan daha fazlası yukarda.

Mesela Einstein’ın ilk Nobel ödülünü aldığı şey neydi? Işığın hem tanecik modelinde hem de dalga modelinde olduğunu gösteriyor. Yani ışık garip bir şekilde hem top gibi tanecik özellik gösteriyor. Yani duvara atıyorsun aynı doğrultuda çarpıyor aynı zamanda denizdeki o sudaki dalga var ya, birbirinin içerisinden geçen dalgalar şeklinde özellik gösteriyor.

Neden? Çünkü bu âleme ait bir şey değil. Biz bunun aslını üst âlemlerde nur olarak göreceğiz. Fakat bizim bu fiziksel şartlarımıza geldiğimizde iki farklı fiziksel özelliğini gösteren bir yapıya dönüşüyor. Aynı bunun gibi suyun da aslı yukarlarda ama biz bunu bilmiyoruz.

Şimdi bütün bunları neden anlatıyorum?

Biz bu suyu diyor. Bakın yağmuru bile demiyor. “Semadan indirdik” derken. Size ikram olsun diye aslı yukarlarda olan bir şeyi, sema gibi manevi bir şeylerden aşağıya tenezzül ettirdik, indirdik diyor. Semadan indirdik demesi bu. Yani bir ikram, ikrami ilahi.

Ve de dikkat edilirse suyun bazı özellikleri var. Su, sadece dünyada olan bir şey, yani sadece değil de mesela güneş sistemini düşünün. Bir sürü gezegen ve bunların uyduları var. Kırk küsur tane deniyor. Bunun içerisinde belki de sadece dünyada var. Diğerlerinde de olsa bile dünyadaki yüzeysel olarak söylüyorum dörtte üçü su. Dünya haritasına bakın mavi gezegen deniyor. Neden mavi gezegen?

Su. E Rabbim bu suyu nasıl yaptı? Okul kitaplarını hatırlayın nasıl oluştuğunu gezegenin, bir gaz bulutu, sımsıcak bir kavram bir anda su geliyor. Ve şu an romantik olan masmavi şey oluyor. Dünyada bile Rabbim suyu ne yapıyor? İkram ediyor.

Bununla ilgili konuşacak çok şey var ama devam edelim. Zaten ikinci kısımda bununla çok alakalı.

Peki, Rabbim bu su ile ne yapıyor?

“Feahracnâ bihî”

“Feahracnâ” “Çıkardık”, “Bihî” “onunla”.

Onunla dediği ne? “Hi” zamiri nereye gidiyor? Suya gidiyor.

Su ile ne yapmışız? Çıkarmışız.

“Semerâtim” nedir? Yani bir işin semeresini görmek denir ya.

“Ürün” ve asıl manasıyla “Meyve” demek.

Yani ağacın ürünü. Sen bir meyve ağacını niye yetiştirirsin?

Ürünü için. Yani ürünü olmasa meyve ağacını neden dikeceksin ki?

Zeytin ağacını neden dikeceksin ki? Tamam, gölgesinden faydalanmak içinde olabilir ama sadece gölgesinden faydalanmak için olsa ormanlar kesilip te oraya meyve ağaçları dikilmez. Bütün dünyada hemen hemen aynı şey oluyor. Sadece gölgesinden, yeşilliğinden faydalanacağın ağaçlar kesiliyor, onun yerine semeresinden faydalanacağın ağaçlar dikiliyor.

Demek ki asıl amaç semere, ürün. Diğer özellikler olmasıyla beraber bu.

“Muhtelifen elvânuhâ”

“elvan” “renkler” demek. Türkçede de kullanılıyor. Bir gazoz markası vardı elvan diye.

“Renkleri çeşitli çeşitli, muhtelif meyveler yetiştirdik” ne ile?

Su ile. Ama burada ilginç bir ifade kullanıyor Rabbim:” Feahracnâ” ihraç fiilini yani çıkarmak fiilini kullanıyor.

“Haraca” çıkmak, “Ehraca” çıkarmak.

Şimdi bakın gökten indirirken ne fiilini kullanıyor? “enzele” indirmek fiilini kullanıyor.

Şimdi toprağa geldi, gördüğümüz yere geldi. Toprağın neresinde? İçinde hatta altında, oradan da bakın çıkarmak.

Yukarı doğru değil mi? Aşağı değil, yukarı doğru bir fiili söylüyor.

Şimdi bu, bunu gelmeden önce biyolojik olarak araştırdım. Olağanüstü bir şey. Şimdi bize normal geliyor ama. Ağacı düşünün meyveyi yetiştiren bir şey ama hurma ağacını düşünün mesela gördünüz değil mi? Hacca gidenler görmüştür. Onlarca metre boyutunda, onun ün üst dalına kadar su gidiyor arkadaşlar.

Ağacın içerisinde hangi pompa var? Hangi kompresör var?

Hiçbir şey yok. Makinesiz bir sistemle o yukarı çıkıyor. Bu nasıl oluyor peki?

Biz bugün ki fizik bilgilerimizle bunu biliyoruz.

1.si Kılcallık olayından oluyor. Kılcallık olayı nedir? İnce boru gibi şeylerin içerisine suyun içerisindeki bazı özelliklerden dolayı yüzey gerilimi oluşuyor ve oradan yukarı çıkma özelliği oluyor.

Birde Rabbim suya o kadar çok özellik vermiş ki, enler özelliği var.

Diğer sıvılardan. Diğer moleküllerden farklı olarak en fazla olan, en az olan diye söylediğimiz birçok özellik vermiş Rabbim. Mesela konudan çıkmadan şunu söylemek istiyorum suyu gözünüzde farklılaştırmak için.

Bütün sıvılar donduğu zaman hacimleri küçülüyor. Ama su +4 derecesine kadar bir büzüşme oluyor. +4 derecesinden donmaya doğru geçerken genişlemeye başlıyor. Bunu buzdolabına benim gibi yanılıp ta madensuyu koyanlar biraz unutunca görmüştür, genişlemeden dolayı şişeyi patlatıyor. Neden? Donarken hacmi artıyor. Ve bu sıvılar içerisinde bir tek su da olan bir özellik.

Mesela doğada bunun ne faydası var?

İşte büyük bir sır var ve bunun da izah edildiğini zannetmiyorum. Yani fizikte bu neden oldu? Bildiğim kadarıyla bulunamadı. Ama bunun doğada bir faydasını görüyoruz.

Mesela kuzey kutbunda görmüşsünüzdür. Belgesellerden izliyoruz. Su donuyor fakat yüzeyde kalıyor. Tersi olsa ne olurdu biliyor musunuz?

Su dipten itibaren donardı. O zaman da yaşam olmazdı ve o suyun erimesi mümkün olmazdı. Fakat üstte buz altta yaşam devam ediyor. Yukarısı -50 bilmem kaç derece bile olsa buzun altında o kadar soğuk olmayarak yaşam sağlanıyor. Tabi bizim bundan faydalanan kısmı. Allahu Teâlâ bunun için yaratmıyor o özelliği ona vermiyor. Onun içerisinde sırrani öyle bir özellik var. Fakat biz menfaatleniyoruz.

Yani burunu Allahu Teâlâ çok farklı cemali özelliklerde yaratıyor fakat biz bunla nefes alıyoruz. Bunun gibi bir şey.

Gözyaşı, gözün dış tabakasının mikroplardan korunması ve kurumaması için, fakat duygulandığımızda ağlıyoruz. Ne alaka değil mi?

Yani Rabbimin muradı ile dünyadaki fiziksel özellikleri, avantajları farklı.

Birisi ilim, birisi O’nun hikmeti daha boyutunda da sırrı var. Aynen bunun gibi

Şimdi bunları neden anlatıyorum burada?

“Ahracnâ bihî” Diyor ya burada. Rabbim onunla meyveler üretiyor. Demek ki biyolojik olarak meyvelerin üretilmesi sisteminde suyun bazı özellikleri varmış ki, bu onun yetişmesinde katkıda bulunuyor. Bakın orda “Bihi” demezse. “Onunla” demezse, “Ahracnâ” dese “Semerat” olsa, birçok biyolojik özelliklerle bu meyvelerin yetiştiğini anlayabiliriz. Ama Allahu Teâlâ özellikle “Bihi” derken “Su ile” derken, bazı özelliklerden ötürü. Bu sistemin o0lduğunu gösteriyor. Mesela biraz evvel işte bunlardan birisi, birçok özellik olabilirde benim aklıma gelen şu oldu.

Sudan hepimiz biliyoruz H2O değil mi? 2 tane hidrojen atomu, 1 tane oksijen atomu bu hidrojen atomunun arasındaki yüklerinden kaynaklanan bazı farklılıklarından ötürü zayıf çekme kuvvetleri oluşuyor.

Biyolog arkadaşımla konuştuk “sanki el ele tutuşuyor” gibi diyor moleküller. Ve birbirlerini zayıf olarak çektikleri için işte bu ağacın en tepelerine kadar suyun gidebilmesine olanak veriyor. Bu diğer sıvılarda yok belki de çok az olan bir özellik. Rabbim işte suya bu özelliği vermesiyle suyun ağacın en üst kısmına ve dallarına kılcal damarlar gibi düşünün gitmesiyle beraber meyvelerin yetişmesine olanak veriyor. En azından bu, bunun suyun bilmediğimiz birçok özelliği dolayısıyla meyvelerin yetişmesine olanak sağlıyor.

Bu suyun bir fiziksel özelliği.

Bir de bu benim alanıma girdiği için teferruatlandırmak istiyorum;

Daha evvel ki konuşmalarda da olmuştu. Ağaçlarda fotosentez denilen bir olay var. Bunlar çok karmaşık şeyler değil. Hatırlarsanız ilkokul seviyesinde öğrendik biz.

Aslında çok karmaşık bilgiler değil. Fotosentez nedir?

Ağacın güneşten enerji alarak ve de sudan faydalanarak, birde karbondioksiti kullanarak glikoz üretmesi.

Yani şimdi glikozu biz yiyoruz değil mi?

Şöyle bir bilgi vereyim. Bütün yeryüzündeki mahlûkat bir şeye muhtaç enerji açısından. Mesela biz şöyle güzel kuzu bonfile yiyoruz değil mi? Onu yiyoruz enerji alıyoruz. Peki, bu kuzu onu nasıl elde ediyor?

Yeşilliği, bitkiyi yiyor. Bütün besin zincirleri nihayetinde bitkiye gider. Bitki enerjisini kendi kendine üreten tek mahlûkat grubudur. Hem kendi enerjisini kendi üretir, hem de başkalarına enerji sağlayacak mekanizmalar üretir. Bunun en başında da glikoz gelir.

Glikoz molekülü de karbon atomu, oksijen ve hidrojenden oluşur. Karbonu nerden sağlıyor? Karbondioksitten sağlıyor. Havadan karbondioksit alıyor. Diğer yapısında bulunan oksijen ve hidrojeni nereden alıyor? Sudan alıyor.

Eğer su olmazsa bu sistem gerçekleşemiyor. Ne kendi enerjisini üretiyor, ne de bütün mahlûkatın enerjisini sağlayabiliyor. Yaşam döngüsü biter.

Şimdi benim aklıma şu geliyor. Ben bu alanda güneşin çok etkin olduğunu biliyorum. Güneşten de faydalanıyor. Ondan elektron alarak yani enerji alarak faydalanıyor. Şimdi bütün enerjiyi glikozdan ve glikozun alt yapısındaki atp denilen bir şeyden alıyoruz fosfat bağlarının kırılmasıyla. Fakat bitki bundan faydalanmıyor ya. Enerjisini nereden alıyor biliyor musunuz?

Güneşten alıyor. Yani biz aslında neyi yiyoruz biliyor musunuz? Güneşi yiyoruz.

Fakat bu bile değil. Eğer su olmasın var ya. Bitki bunu da yapamıyor.

Mesela ortaokulda bir deney yapmıştık. Fasulyeyi filizlendirmiştik. Fakat karanlık bir odaya koymuştuk. Yine de filizlenmiş 1 karış kadar olmuştu. Yani ışık olmasın yine bu olay oluyor. Fakat sulamazsan o fasulye taneleri, tohumların da hiçbir hayat olmuyor.

Rabbim diyor ki işte Birinci etken “su”.

İkinci etken güneş. Hatırlıyor musunuz biraz önce söylediğim ayeti.

“Ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy” “Biz hayy olan canlı olan, diri olan her şeyi sudan halk ettik”

Bunun tasavvufi yaradılışına giderseniz, bakarsınız ki. Birinci olarak dedik ya Allah’ın yaratma emrinde, ilk nereden geliyor? Su denilen yani o âlemin suyu ne ise, ağma denizi de deniyor ona tasavvuf kitapların da görmüşsünüzdür. O denizden çıkıyor. Yani daha zati bir olay.

Yaratma sisteminde aşağı doğru gidildikçe onu Âdem kıssalarından hatırlarsanız.

Cennetin en üstünde nimet olarak ne vardı? Cemalullah vardı. O Cemalullah’ta yeryüzündeki göstergesi güneştir.

Şimdi bitkiye gelelim. Güneşten mi birinci olarak faydalanıyor? Sudan mı?

Sudan. İşte ayet “Bihi” diyor. “Onunla”. Meyveler çıkarılıyor. Rabbim etken olarak “Onunla çıkarılır” diyor.

Demek ki su güneşten daha etken. Güneşin biraz evvel ne olduğunu, o muhteşem şey olduğunu söyledik. Ama demek ki suyun yerin yukarlarda zata yakınmış.

Zaten bir ipucu olarak vereyim. Hz âdem neden cennete indirildi kısmında ne yaptı ki? Cennete indirildi kısmında, bu bir işaret aynı zamanda.

Devam edelim. Detaylar sizi sıkıp boğmuyordur umarım bu şekilde daha verimli olduğunu düşünüyorum.

Dinleyenlerden bir kişi: “Bu şekilde Kuran’a hayranlığımız daha fazla artıyor” diyor.

Cevap: “Aynen öyle”. Zaten biraz sonra göreceğiz.

Mesela 29. Ayette “Gerçekten Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr hak yolunda sarf edenler asla zarar etmeyecekleri bir ticaret ümit edebilirler.” Derken

Birinci sırada “Allah’ın kitabını okuyanlar” diyor.

Bakın ikinci sırada namaz var. Yani bu bize anlatılmayan şeyler. Belki de bu devirde böyle olması gerekiyordu, idrakin biraz açılması gerekiyordu.

Bir şey daha söyleyeceğim burada.

“Elem tera ennallahe” derken burada Allahu Teâlâ, gökten su indirirken zatının ismini kullanıyor. Ama suyu “Biz su ile meyveler çıkartırız” derken, “Ehracna” diyor “Biz çıkardık” diyor.

Yani birinde Allah ismi direk kullanılıyor. Diğerinde biz diyor. Maalesef bu kitaplar da tam anlaşılmadığını düşünüyorum. İkinci vurgunun birinci vurgudan daha kuvvetli olduğunu söylüyorlar. Burada çok büyük tefsir kitapları da var ama bence mantıklı değil. Çünkü koskoca suyun, biraz önce konumunu anlattık, tam olarak aşağı indirilmesi mi daha büyük bir şey? Yoksa yeryüzündeki fiziksel kanunlar mı daha kuvvetli?

Elbette bu suyun indirilmesi. Daha azametli olan Allah’ın zatının ismi var. Bir de “Biz” diyor. Ama ne hikmetse? Ben ve biz konusu Kuran’da geçen yeteri kadar anlaşılamadığı için. Burada azamet bildirmek için “Biz” dedi diyor. Benim bildiklerime uymuyor. Tabi ki ben cahilim yani daha farklı bir şeyler olabilir.

Fakat benim bildiğim kadarıyla şöyle, ben dediği zaman Allahu Teâlâ bizzat zatıyla söylüyor. Ben yaptım diyor. Ama biz biliyoruz ki Allahu Teâlâ bir zatı ile iş görüyor bir de sünnetullahı ile iş görüyor. Allah’ın kendi kurduğu sistemiyle iş gördüğü zaman buna melekler de dâhil. O zaman “Biz” diyor.

Mesela bir devlet başkanının ben yaptım diyor., bir de devlet sistemiyle beraber yapması. Yani devlet sistemiyle yaptığında kendisi yapmış olmuyor mu? Oluyor.

Ama sistemle olduğu zaman biz.

Bir de “O yaptı” var. O hu’ya giriyor. Onu açıklamayayım.

Demek ki yeryüzündeki sistem sünnetullah’ın göstergesi. Yani Allahu Teâlâ fiziksel kanunlarla nerdeyse kendi kendine işleyen öyle bir sistem kuruyor ki, sistem kendi kendini götürüyor ve yaratmanın şeyi olarak gözüküyor. İşte bu ateist, materyalist denilen kimselerin yanıldığı öyle. Allahu Teâlâ o kadar muhteşem bir sistem koyuyor ki, kendi kendine öyle bir işliyor ki, hataya kapılıp Allah’ı göremiyorlar onda.

Doğa yaptı diyorlar. Doğa böyle diyorlar. Onlar ne yapsın sistem o kadar mükemmel ki hataya düşüyorlar.

Ama Müslüman olan bizler ne yapıyoruz?

O sistemde ki Allah’ı görüyoruz. İşte zaten imanın güzelliği. Yani biz içindeki beni görüyoruz.

Allah nasip ediyor bunu bize iman ile beraber. Bunu da işte okuyup geçmeyelim diye “Allah” diyor orada, birde “biz” diyor. Bunun ilmini göstermek istedim.

Demek ki koskoca muhteşem, aziz olan suyun yeryüzüne ikram olarak indirilmesi ancak Allah ile oluyor. Zatının ikramı ile oluyor.

“Görmedin mi bunu?” diyor. Niye o gözle bakmıyorsun? Niye yağmur yağdığı zaman eyvah bugün yine hava yağışlı mı ya?” Çarşıya, pazara çıkamayacağız” diyenler gibi niye bakıyorsun?

Eğer bunu Allahu Teâlâ rahmet üzerine indiriyorsa. Bil ki o çok büyük bir ikram.

Sen bu olaydaki Allah’ı da mı görmüyorsun?

Rahmet olarak görsen bile, Allah’ı ıskaladığın da haşa yine hatadasın.

“elemtera” “lem” birde cahtı mutlak Arapçada. Hiç mi görmedin de görmüyorsun hala? Kesinlik bildiren bir geçmiş zamandır.

Sonsuza kadar devam eder o olumsuzluk.

Hala mı böyle yapıyorsun? Niye böyle yapıyorsun?

Görüyor musunuz? Ayetleri bir okuyup geçiyorsunuz. Bir de baktığınızda neler veriyor. Yani imanı kuvvetlendirici. Allah’ın Arapçada gramerlere yüklediği özelliklerle Mübin olan açıklayıcı Arapça ile ne türlü manalar var. Tabi bunlar görebildiklerimiz. Göremediğimiz daha ne hazineler var. Ne derinlikler var. Allahu Teâlâ bunları bize açsın. Açtığı kadar da O’na yakın olanlardan eylesin.

Bu” semerâtim muhtelifen” derken de şunu diyor.

Ya toprağı görüyorsun, kahverengi bir toprak. Ağacı görüyorsun kırmızı yeşil, sarı değişik değişik renklerde. Ben çocukken çok merak ederdim. Ya nereden geliyor bu kadar renk?

Domatesi düşünün kıpkırmızı. Toprağa bakıyorsun kahverengi bir şey. Yani sır gibi olağanüstü bir şey.

Değişik değişik renkleri nasıl veriyor Rabbim? Yok, orada yok o.

Aynı karbon, aynı oksijen, aynı hidrojen öyle bir araya geliyorlar ki farklı farklı şeyler oluşuyor. Bir pazara gidin.

Mesela bir abimiz var. Diyor ki: “Pazara gittiğimde ben alışveriş edemiyorum. Alışveriş ettiğimde de onu yiyemiyorum.” Diyor. Yani bu hayret diyor. Aman Yarabbim bunlar ne? Çiçek gibi, İçini açıp bakıyorsun. Yani Pazar alışveriş yeri değil. İnsanların birbirlerini kazıklamak için bulunduğu yer değil. Allah’ın nimetlerinin temaşa yeri.

Hatta sahabe efendilerimiz birbirlerine haber verirlermiş. Hadi pazara gidelim. Bizim mantıkla değil.

Millet alışverişe dalmış Allah’ı unutmuş ya. Allah’ı unutulan yerde zikir edelim ki nice şeylere kavuşalım diye.

“Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber” bakıyorlar “ vela havle vela kuvvete illah billahil aliyül azim”

“Lâ ilâhe illallah, Muhammedur Resûlullâh”

Yani zikir alanı haline getiriyorlar. Peygamber efendimiz (SAV) ne diyor:

“Sizin için yeryüzü mescit kılındı” diyor.

Namazı biz sadece tekbirle, sağa sola selam arasında zannediyoruz. Ama sahabe efendilerimiz bütün yaşamları içerisine koymuşlar.

Evine aldın. Hapur hupur götürmek yerine, nefis biliyorsunuz hop diye çekiyor ya.

Bakıyorsun içinde neler var? Görüntüsü nasıl? Hiç portakalı şöyle bir kesip baktınız mı ya?

Nasıl âşık oluyorsunuz? Böyle sapsarı bir şey sulu sulu.

O kiviyi kesiyorsunuz ortadan. Neye benziyor? Ben irise benzetiyorum, göz bebeğine.

Allahu âlem araştırılsın, göze şifadır o.

Domatesi kesiyorsun böbreğe benziyor. Her yiyecek bir şeye benziyor.

Ehli ilim bu şekildeki ledünni şeylerle onun nereye faydalı olduğunu anlarlarmış.

Akşemseddin Hz’lerinde, Lokman Hekim’de böyle ilimler varmış. Bunun babası da Hz Süleyman biliyorsunuz.

Yani işte Rabbim ilimi öyle birbiri içerisine katmış ki neler neler var.

Burada “muhtelifen elvânuhâ” “muhtelif renkler” derken, bir şey dikkatimi çekti. Bunu araştırın.

Her renk meyve var. Bir renk meyve yok.

Mavi. Bunu bir düşünün neden mavi? Her renk var da neden mavi yok?

Ama mavi çiçek var. Nadir de olsa var. Firuze çiçeği biliyorsunuz mavi.

Ama mavi meyve yok neden?

Hem bunun fiziksel bazı şeyleri var. Üç renk ana renk sarı, kırmızı, mavi. Her renk bu renklerden oluşur. Elbette hikmetsel bir sebebi vardır. Bunu bir tefekkür malzemesi olarak ortaya sunuyorum.

Evet devam edelim.

“Ve minel cibâli” “Dağlardan cüdudlar yaptık.”

“Cüdud” “yol” deniyor. Dağların arasında kendinden oluşmuş yollar.

Bunların renklerini söylüyor Rabbim.

“Bîduv” bu beyza var. Biliyorsunuz beyza renkleri. Beyza beyaz demek. Beyazmış o yollar. Beyaz yol da nasıl oluyormuş? Bilmiyorum.

“Ve humrum” “Kırmızı” siz hiç kırmızı yol gördünüz mü? Bilmiyorum işte bu ayet biraz ilginç.

“Muhtelifun elvânuhâ” “Renkleri de muhtelif muhtelif” yani sadece beyaz, kırmızı değil. Renkleri de muhtelif.

“Ve ğarâbîbu sûd”

“Sûd” “sevde” biliyorsunuz kara sevda diyorlar ya “siyah” demek. Sevde ismi esved, hacerül esved siyah buradan geliyor.

“ğarâbîbu” da bu garb kelimesinden geliyor. Hani güneşin batması var ya. Güneş battığı zaman ne ortaya çıkar?

Karalık ortaya çıkar. “Çok koyu karalık” manasına geliyor.

Yani aslında saatlerce araştırdım bunu ama bu Ayet pek anlaşılamamış.

Hatta ruhul beyan var ben çok faydalanıyorum. O, onu demiş. Bu, bunu demiş gibi ifadeler var.

Burada kastedilen dağların renklerinin muhtelifliği mi? Yoksa dağların aralarındaki o yolların renklerinin muhtelifliği mi? Buna tam karar verememişler.

Çünkü Rabbim neden yolların renklerine dikkat çeksin ki? Şeyi anlıyoruz. Meyvelerdeki renkliliği ama dağların yürüyüp gittiğin yollarının renklerini, biz burada;

Allah Allah ya onlarda mı farklı ya? Kırmızı yol mu var? Beyaz mı yol? Diyoruz.

Mesela ben bunu şurada gördüm. Uçakla giderken ben aşağı bakmayı çok severim. Ben havacıyım. Paraşütle uğraştım. Yelken kanat ile uğraştım. Çok aşinayım onlara.

Aşina olmam lazım ama hep cam kenarı bilet alırım. Burnum yapışık giderim. Hatta ikramları bile kaçırdığım olur izlerken.

Dikkatimi çekiyor bu ayet. Hani o kırmızı, beyaz yol. Yukarıdan baktığınız da çok net algılıyorsunuz. Fakat bunu biz şu zaman da uçakta giderken kaç kişi aşağı bakarsa, o gözle bakarsa görüyoruz. Yıllarca çölün ortasında dolaşmış olanlar bu acaba renklere Rabbim niye dikkat çekmiş diye düşünmedim değil doğrusu.

Şimdi meyvelerdeki renk çeşitliliğini düşün. Aynen burada muhtelif renklerde derken aynı kelimeyi kullanıyor. Sanki meyvelerde çiçeklerde olan renk çeşitliliği gibi dağların içerisindeki yollarda da sanki çeşitlilik varmış gibi burada bir vurgu var.

Yani bu garip bir ayet. Anlaşılmamış bir ayet hemen öyle geçip gitmemek lazım diye düşünüyorum. Benim aklıma şu geldi.

Yol deyince arkadaşlar. Hani “Biz onları yollarımıza iletiriz” diye bir ayet var ya. Sırati müstakim bir tane olmasına rağmen, her fıtrati insan boyutunda.

Her insan fıtratı kadar, Allah’a gitme yol farklılığı var.

Her insanın çeşitliliği kadar yol farkı var.

Neden?

Herkesin karakteri farklı. Herkesin ırsi özellikleri farklı. Herkesin genetik özellikleri farklı ve herkeste ki esma tertipleri farklı.

Esmalar bakın, renkler. Bir ayet var.

“Sıbğatallâh” diyor. “Allah’ın boyası” (Bakara 2.138)

Burada ki Allah’ın boyası tasavvufi olarak Esmalara denk geliyor.

Yani her Esma’nın farklı bir renkle ifade edilmesi söz konusu.

Şimdi her Esma’nın rengi farklıysa ve her insanın da bu esma tertipleri farklıysa. Renklerin de farklılığı söz konusu olacak. Buda gidişteki yolların muhtelif renklerde olmasının göstergesi. Bu neyi işaret ediyor biliyor musunuz?

Dayatılıyor ya illa şu yoldan gideceksin diye. Bunu anladınız.

Ya adamın fıtratı farklı nasıl oradan gidecek?

Bir tane tarikat yok yol farklılığı var. Haniflik konusunda bunu çok işledik. Şirket gibi herkes benim şirketime gelsin dersen olmaz

Herkesin fıtratı farklı. Bakara Suresinde işledik. “Musa’yı İslam asanı vur dedik” diyor “kayaya vurdu. 12 tane pınar fışkırdı herkes meşrebine” yani “içtiği yeri bildi”.

Bu tasavvufi kitaplar da ne var? Meşrep farklılığı var.

Demek ki 12 tane farklı meşrep farklılığı olmak üzere, her insanın esma terkibinin farklılığınca gidiş yolu var. Farklılığı var.

İşte bence Allahu âlem buna işaret ediyor. Ama demek ki 3 tane ana, temel yol varmış. Beyaz, kırmızı, koyu siyah.

Bunun dışında da muhtelif renklerde gidiş farklılıkları varmış.

Beyaz biliyorsunuz. İstiareye yatıldığında görüldüğü gibi, daha Allahi bir yol.

Kırmızı tasavvufta pek sevilmez. Peygamber Efendimizin (SAV) hiç kırmızı giymediği söylenir. Daha dünyevi, daha nefsani arzuların olduğu bir gidişat.

Siyahta, burada kuzguni siyahtan ne olduğunu anlayabiliyoruz. Karga var ya. Kargaya bu garabi kökünden garub deniyormuş. Yani kargaların gittiği yol manası da olabilir. Buna benzerde 3 tane ana yol olmak üzere muhtelif renklerde yollar varmış.

Allahu Teâlâ bize yeryüzünde kanıksadığımız, aleni olarak gördüğümüz şeylerin aslında Allahu Teâlâ’nın bizzat ikramı ile olduğunu anlama yetisi versin inşallah.

Çünkü böyle olursa, gizlenmiş olan sünnetullah’ın içerisinde Allah’ın zatına bizde müşade ederiz de, herkesin kaybolduğu gibi, bu materyalist dünya sisteminde boğulmayız.

Allah’ı yaşarken algılayan, farklılığında olan ve bununla da yakınlığına gidenlerden olmayı nasip etsin inşallah.

Allahu Teâlâ herkese fıtratı ölçüsünde, terkibi ölçüsünde değişik Allah’a gidiş yolları vermiş.

Bize de fıtratımıza en uygun olan yolu nasip etsin.

Ve asıl yol olan sıratı müstakimle bize hidayet etsin.

Hidayet etmekle de kalmasın, bizi orada daim kılsın.

Sabit kılmakla da yetmesin. “biz hidayet edenlerin hidayetini arttırırız” diyor

Hidayet nihayet Allah’a ulaştırır.

Allah’a en güzel, en yakın şekilde giden yolu bize nasip etsin.

Sadakallahül azim.

Elhamdülillahi rabbil alemin.

FATIR (11.Sohbet) 18-26. Ayetler#

 

SES KAYDINI DİNLE:


SOHBETİ İNDİRMEK VEYA MP3 OLARAK DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/2J2mYyrppxBYp


FATIR 18:

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ

Ve lâ tezirû vâziratun vizra uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

1. ve lâ tezirû : ve günahını yüklenemez
2. vâziretun : yük taşıyan, günahkâr
3. vizre : ağırlık, yük, günah
4. uhrâ : başka, diğeri
5. ve in ted’u : ve eğer çağırırsa
6. muskaletun : günahları yüklü olan
7. ilâ himli-hâ : onu taşımaya
8. lâ yuhmel : yükletilmez
9. min-hu : ondan
10 şey’un : bir şey
11 ve lev kâne : ve olsa bile
12 zâ kurbâ : onun akrabası, yakını
13 innemâ : ancak, sadece
14 tunziru : sen uyarırsın
15 ellezîne : onlar
16 yahşevne : huşû duyarlar
17 rabbe-hum : onların Rabbi, Rab’leri
18 bi el gaybi : gayba, gaybte
19 ve ekâmû es salâte : ve namazı ikame ettiler
2 ve men : ve kim
21 tezekkâ : tezkiye oldu
22 fe : o taktirde
23 innemâ : ancak, sadece
24 yetezekkâ : tezkiye olur
25 li nefsi-hi : kendi nefsi için
26 ve ilâllâhi (ilâ allâhi) : ve Allah’adır
27 el masîru : dönüş

 Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır ,döner, ulaşır).


FATIR 19:

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

Ve mâ yestevîl a’mâ vel basîr(basîru).

1. ve mâ : ve değil, olmaz
2. yestevî : onlar, olanlar
3. âmenû : âmâ, kör, görmeyen
4. lâ yahıllu : ve gören, basiret sahibi olan

Ve âmâ (kör) olanla basiret sahibi olan (gören) müsavi (eşit) olmaz.


FATIR 20:

وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ

Ve lâz zulumâtu ve lân nûr(nûru).

1. ve lâ : ve değil, olmaz
2. ez zulumâtu : ne oluyor ki
3. lehum : ve değil, olmaz
4. en nûru : ve nur, aydınlıklar

 Ve zulmet (karanlık) ve nur (aydınlık) da (eşit olmaz).


FATIR 21:

وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ

Ve lâz zıllu ve lâl harûr(harûru).

1. ve lâ : ve değil, olmaz
2. ez zıllu : gölge
3. ve lâ : ve değil, olmaz
4. el harûru : sıcaklıklar

Ve gölge ve sıcaklık da (eşit olmaz).


FATIR 22:

وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاء وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ

Ve mâ yestevîl ahyâu ve lâl emvât(emvâtu), innallâhe yusmiu men yeşâu, ve mâ ente bi musmiin men fîl kubûr(kubûri).

1. ve mâ yestevî : ve musavî, eşit değil
2. el ahyâu : hayy, diri, canlı
3. ve lâ : ve değil, olmaz
4. el emvâtu : ölüler
5. inne allâhe : muhakkak Allah
6. yusmiu : işittirir
7. men : kim, kimse, kişi
8. yeşâu : diler
9. ve mâ : ve değil, olmaz
10 ente : sen
11 bi : ile
12 musmiin : işittiren (işittirici)
13 men : kim, kimse, kişi
14 fî el kubûri : kabirlerde

 Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde (mezarlarda) olanlara işittirici değilsin.


FATIR 23:

إِنْ أَنتَ إِلَّا نَذِيرٌ

İn ente illâ nezîr(nezîrun).

1. in : eğer olsa
2. ente : sen
3. illâ : ancak, sadece
4. nezîrun : nezir, uyarıcı

 Sen sadece bir nezirsin (uyarıcısın).


FATIR 24:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ

İnnâ erselnâke bil hakkı beşîran ve nezîrâ(nezîran), ve in min ummetin illâ halâ fîhâ nezîr(nezîrun).

1. innâ : muhakkak biz
2. hemmet : seni gönderdik
3. bi el hakkı : hak ile
4. beşîren : müjdeleyici
5. ve nezîren : ve nezir, uyarıcı
6. ve in : ve eğer
7. min : den
8. ummetin : bir ümmet
9. illâ : sadece, hariç, olmadan
10 halâ : gelip geçmiş olan
11 fîhâ : orada
12 nezîrun : nezir, uyarıcı

 Muhakkak ki Biz seni, hak ile müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. İçinden bir nezir gelip geçmiş olmayan hiçbir ümmet yoktur.


FATIR 25:

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ

Ve in yukezzibûke fe kad kezzebellezîne min kablihim, câethum rusuluhum bil beyyinâti ve biz zuburi ve bil kitâbil munîr(munîri).

1. ve in : ve eğer
2. yukezzibû-ke : seni yalanlıyorlar
3. fe : artık, oysa
4. kad : olmuştu
5. kezzebe : yalanladı
6. ellezîne : onlar, o kimseler
7. min kabli-him : onlardan önce
8. câet-hum … (bi) : onlara getirdiler
9. rusulu-hum : onların resûlleri
10 bi el beyyinâti : apaçık delilleri, beyyineleri
11 ve bi ez zuburi : ve zeburu, sayfaları
12 ve bi : ve ile, … ı
13 el kitâbi : kitap
14 el munîri : nurlandırıcı

Ve eğer seni tekzip ediyorlarsa (yalanlıyorlarsa), o taktirde (bil ki) onlardan öncekiler de (resûllerini) yalanlamışlardı. Onların resûlleri, onlara beyyineler (mucizeler, açık deliller) ve zuburi (sayfalar) ve nurlandırıcı kitap getirdiler.


FATIR 26:

ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

Summe ehaztullezîne keferû fe keyfe kâne nekîr(nekîri).

1. summe : sonra
2. ehaztu : aldım, yakaladım
3. ellezîne : onlar
4. keferû : inkâr ettiler
5. fe : artık, bundan sonra, bunun üzerine
6. keyfe : nasıl
7. kâne : oldu
8. nekîri : inkarım

Sonra inkâr edenleri yakaladım. Bundan sonra inkârım (inkâr edilmem) nasıl oldu?


 SOHBETİN YAZILI METNİ:

Fatır Suresi (11. Sohbet) 18. AYETTEN İTİBAREN

Ayetin yarısını işlemiştik. Diğer yarısından devam edeceğiz inşallah.

Sadece meali ile söylüyorum:

“Günahkâr bir nefis başkasının günahını yüklenemez. Yükü ağır basan kimse de onun bir kısmının alınması için çağırırsa, kendisinden o yük alınmaz. Velev o kişi yakını olsun.”

Buna ne demiştik hatırlıyorsunuz. Ayetlerde bunun başka yerlerde de bir misali var.

Mesela Ankebut suresi 13. Ayet var. Orada diyor ki:

“Elbette kendi yüklerini(veballerini),kendi yükleriyle birlikte nice yükleri taşıyacak ve uydurup durdukları şeylerden mutlaka kıyamet günü sorguya çekileceklerdir.”

Yani burada ekstra bir yükten bahsediyor. Ama bu yük geçen hafta bahsettiğimiz gibi kendilerini saptırdıklarının günahından da kendilerine bir pay var. Yani yüklendikleri o kişilerin masum, yani ondan alınıyor da tamamen kendisine geçiyor değil; saptırdığı için kendisine ekstra bir de fatura ediliyor. Bununla ilgili bir ayet vardı.

Onun dışında. Bir kişi; “Ya sen günah işle onun sorumluluğu bana ait.” diye bir şey olmuyor.

Aynı zamanda bu; velev o kişi bunun akrabası olsun, yakını olsun derken de bu kıyametle ilgili hadislerde sahneler anlatılıyor. Orada da bir kişi dolaşıyor o şiddetli günde. “Ya!” diyor.

“Ben senin annen değil miyim?

Ben senin oğlun değil miyim?

Ben senin akraban değil miyim?

Şu yükümü biraz sen al. Günah yükümü biraz sen al.”

Bunun da mümkün olmayacağını söylüyor. Kişinin kendi kendine kazandığı, elde ettiği günahı bir başkasına satamıyor, bir başkası zaten onu almıyor. O ilk başta bahsettiğimiz istisna, başkalarının sapıtılmasına vesile olan şeylerden, onun yüklerinden de aynı zamanda kendisine geliyor.

Burada “vizra” kelimesi var. “vizr” sözlüklerde “dağ” manasına geliyor. Hani dağını alamaz gibi bir anlam yok burada. El müfredat sözlüğünde şöyle bir ifade var: “Dağın kendisine sığınanın ağır yükü yüklenmesi gibi bir şey.”

Ya da şöyle diyebiliriz:

Birisinin yükünü alacak dağ gibi kuvvetli birisi. Bu şekilde geçiyor.

Yani, birisinin yükünü alabilmesi, taşıyabilmesi için birisinin dağ gibi bir ağırlıkta olması gerekiyor.

  1. si şöyle o “vizr” denilen yük dünyada biraz hafif geliyor. Fakat ahirette görecek ki o kişi dağ gibi bir şey.

Çünkü burada sırtına yüklenme var. Mesela ayetin 1. Satırında:

“Ve in ted’u musgaletun ilâ hımlihâ” “Onu yüklenmesi için çağırsa” diyor.

Yani sırtına alınan bir şeyi Rabbim orada aslında o basit bir yük değil, dağ gibi ağırlığı olan bir şey;

Onu sırtında taşımaya bir başkasını nasıl çağırabilirsin?

Başkası onu nasıl yüklenir?

Ama bu tarafta bize o hafif geliyor. Günah ne olacak ki?

Altından kalkılamayacak yük denir ya. Bunun gibi bir yük yani. Hatta bu İnşirah suresinde vardı. Geçen hafta bahsetmiştim.

“Elem neşrah leke sadrek” “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”

“Ve vada’na ‘anke vizreke” “Senin yükünü senden almadık mı? Gidermedik mi?”

“Elleziy enkada zahreke” “Ve o senin belini çatırdatmıyor muydu?”

Yani Peygamber Efendimiz de bile böyle bir yük var. Ve bunu Rabbim hafifletiyor. Tabi Peygamber Efendimizin sorumlulukla ilgili bir yükü de var aynı zamanda. Bizim de günah yükümüz var. Bu da ahirette çok ağır bir yük olduğunu söyleyerek, bu dünyada bizi uyararak Rabbim “Dikkat edin, o yük birisine satabileceğiniz, birisinin yüklenebileceği bir yük değil. Ona göre yaşayın.” Uyarısı var.

İşte uyarı dedik. Bakın işte bu kısım.

“Sen ancak o kişileri uyarırsın ki…”

“İnnemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil ğaybi”

“Sen ancak o kimseleri uyarırsın ki, onlar Rablerinden gaybta korkarlar. Ya da onlar gayb hakkında Rablerinden korkarlar.”

“Ve egâmus salâh” “Ve onlar namazları ne yaparlar? İkame ederler. Namazları dosdoğru kılarlar.”

Rabbim, biraz evvel hani ağır yük konusunda uyardı ya ama diyor ki bu uyarı, bu ikaz, bu nezir ancak kimin içinmiş yani herkes için geçerli değilmiş. Yani tesiri yok bu uyarmanın. O uyarıyı dikkate alabilecek kimseler, yani biz de onun içerisindeyiz, ancak şu özellikler olursa tesir ediyormuş.

1.si

“Yahşevne” “Haşyet” bu. Haşyet durma, korku duyma. Kimden?

Rablerinden haşyet duyma. Ama nerde?

“Bil ğaybi” “Gaybi olarak.”

Yani Allah’ı biz zahiri olarak, şahit miyiz? Görüyor muyuz?

Hayır. Allah bizim için gayb. İmani olarak demiyorum. Duyu, algı meselesi ile söylüyorum. Bu gayba ya da gaybi meseleler bir izaha göre. Yani Allah bizi uyarıyor ya ahirette. Ahiret bizim için gayb değil mi? Şu an şehadet âleminde olan bir şey değil, görünen bir şey değil. O konularda Allah’tan haşyet duyuluyor. Korku.

Şimdi korku ile ilgili o kadar çok kelime var ki Arapçada. Haşyetin ifadelerden farklı olarak, korku manasındaki farklılığı ne?

Azameti bir olaydan dolayı korku. Mesela havf genel anlamda korkudur. Lakin havfta zarar görme endişesi vardır. Mesela Kureyş Suresi var ya. Onları biz “âmenehüm min havf” diyor. “kaygıdan giderdik” yani orada ne var “Ticaret ve ticaretlerini yaparken yolda başlarına gelebilecek olan tehlikelerden koruduk.” manasında bir ifade var.

Orada ki havf o. Fakat bu 18.  Ayetteki  “haşyet” ise Rabbinin azametinden dolayı bir ürperti duygusuyla (ürperti az gelir ama) korku. Manevi bir korku, yani elinde değil. Geldiği zaman yani onu idrak ettiği zaman, imani bir meseledir. Aynı zamanda, gaybi olarak korkuyorlar. Bakın burada gaybi denmesindeki bir şey de şu; eğer gaybi olsa kişinin haşyet duyup, duymama konusunda tercihi olamaz.

Yani Allahu Teâla’nın o azametini görecek de yani gaybi değil şehadeti olacak da, ya haşyet duysam mı? Duymasam mı? Gibi bir şey yok. Burada “Bil ğaybi” demesiyle beraber “gaybta Rabbinden korkar” demesinin sebebi biraz imani bir mesele.

Ya da diğer ayetlerde geçecek Allah’tan en fazla âlimler korkar meselesinde kişinin ilmi arttıkça, gaybi de olsa Allahi konularda bir haşyet duygusunun da oluşması gerektiği ile ilgili bir şey.

Bunu yıllar evvel konuştuğumuzda hatırlar mısınız? Bazı sohbetlerin vurucu cümleleri var. Tesir altında bırakıyor onlardan birisi şu.

Bu kadar ilim öğreniyorsunuz. Yani bu ilim faydalı mı? Değil mi? Şunu yapın.

Sizde Allahi bir olayda gelişme sağlıyor mu?

Ve Allah korkusunu oluşturuyor mu? Oluşturmuyor mu?

Bakın buraya yıllardır geliyorsunuz. Gelenleriniz var. Eğer bir haşyet oluşturuyorsa.

İlim, size menfaatli bir ilimdir. Korkutuyorsa, Allah korkusunu oluşturuyorsa, haşyet duygusunu oluşturuyorsa bu öyle bir duygu. Bu da kişinin testidir aynı zamanda. Yoksa ne güzel vakit geçirdik, ilim aldık sevap kazandık gibi bir durumu olur.

“İlim, ilim bilmektir. İlim, kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin. Bu nice okumaktır.” Yunus Emre Hazretlerinin sözüdür.

“Gaybta korkarlar” ve ne yaparlarmış?

“Egâmus salâh” “ Namazı kılarlar değil. İkame ederler.”

Kuranı Kerim’in hemen hemen hiçbir yerinde namazı kıl diye bir ifade yok. Çok daha şiddetlisi olan ikame ederler var.

Hani Sırat-ı müstakim kelimesini işlerken “kame” “قَامَ “ fiilinin ayağa kalkmak fiili olduğunu söylemiştik. Dik durmak yani oturan birisinin ayağa kalkması gibi, yatan birisinin ayağa kalkması gibi.

Burada da ikame derken de ifal babı denilen bir şey var Arapçada. Etki karşı tarafa geçiyor, kaldıran. Yani namazı kaldıran, ayağa kaldıran, dik tutan bir kavram var. İkame etmek öyle basit, arada bir namaz kılmak değil. Allahu Teâlâ namaz kılınmasını emrediyor ama namaz kılanlara da, namaz kılma konusunda aşırı hassas olmalarını söylüyor.

Mesela “Namazın kazası yoktur.” Diye bir ifade var. Bu ne demek?

Bu ilmihali bir bilgi.  Daha vakit var, işim de zor sonra kaza ederim gibi bir şey yok.

Bir mümin karar verdikten sonra bütün işlerini namaza göre yapacak. “Sürekli abdestli dolaşın” diyorlar. Neden?

Onu bir manevi, Allahi yakınlıkla ilgili bir ifadesi var onun. Bir de her an hazır olursunuz, antrenmanlı olursunuz, anında şartlarınız uygun olduğunda namaz kılarsınız. Diğer türlü imtihanla karşılaşırsınız. Kendi zaaflarınızın sonucu olarak bir imtihanla karşılaşırsınız.  Çok zorluk çekersiniz. Özellikle bayanlar bu konuda çok gevşek görüyorum. Çarşıya, pazara misafirliklere gittiklerinde, tatile gittiklerinde biraz daha gevşek oluyorlar. Tabi bu biraz herkeste var. Biraz daha dikkatli olmakta fayda var.

Diğer ifadesi de namazın içeriğine de dikkat etmek. Yani bir ifade var kendi aramızda, arkadaşlarla konuştuk. “Ya namazını kıldın mı?”

Yani geçiştirdin mi? O sorumluluğu üzerinden attın mı? Manasında.

Tabi ki namaz kılmama durumuna göre artı bir şeydir bu. Fakat Allah’la buluşma, Onun’la diyalog, O’na yönelme olarak değerlendirdiğimizde; “ikame etmek” daha ciddiyete alınması gereken bir durumdur.

“Kame” fiili Kuranı Kerimde yaklaşık 600 kez kullanılmış. 6000 civarında ayet olduğunu düşünürsek, her 10 ayette bir gelmiş her 10 ayet de yaklaşık bir Kuran sayfasıdır. Yani hemen hemen her sayfada bu “kame” fiilini yani ayağa kalmak, dik durmak fiilini kullanmış. Yani bu çok dikkat edilecek bir şey. Çok ciddi fiil, bunu Fatiha Suresinde işledik.

“İhdinas siratal müstakim” ayetiyle ilgili duruma bakabilirler. Çok ciddi bir şey.

El-Hayy, El Gayyum beraber nitelendirilir ipucu olarak. Yani sistemin Allah ile kayim olmasıdır. Bu fiili Rabbim buna kullanmak üzere vermiş. Ve 600 küsür yerde kullanarak önemini bahsetmiş. Çok teferruatlı çok girmek istemiyorum konuya.

Burada dikkatinizi çekecek bir şey var. Namazı kılmak Allah’tan korkmaktan sonra gelmiş. Yani sıralamada önce namaz kılmak sonra korku yok. Yani namaz kılına kılına da bir haşyet duygusu oluşur doğru. Ama önce haşyet var. Gaybi olarak Allah’tan haşyet var, ondan sonra da namaz var. Eğer böyle olursa namaz çok daha anlamlı olur.

Rabbim önceliği haşyete vermiş. Bunun önemine binaen olduğunu düşünüyorum. Çünkü birde şu var. Bakın, namaz muayyen vakitlerde. Yani sürekli namaz modunda da olabilirdik ama günde beş vakit var. Fakat haşyet daimi, yani haşyet hal. Namaz biraz daha muayyen. Buna biraz dikkat edilmesi gerekiyor. Yani o haşyet duygusunun oluşmasının ifadesi bence önemli.

Bir sonrasında ne var?

“Ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih” burada bir şart cümlesi var.

“Ve men tezekkâ” bu “tezekkâ” fiili mazi tezekki etmek manasında.

“Fe” burada şartın cevabı. “innema” ile geliyor.

Geçen bir kural okumuştuk arapça bilenler için söylüyorum. Cevabın başına “fe” gelir bir de arkasına “innema” gelirse orada cezm edilmiyor. Fiili muzaridir.

“yetezekkâ linefsih” “nefsi için temizlenir. Nefsi adına temizlenir.”

Nefis biliyorsunuz 2 manada kullanılıyor. Bizzat kişilik anlamında kimlik anlamında, kendisi için temizlenir başkası için değil manasında. Birde, kişiyi oluşturan ruh, nefis ve beden üçlemesinden biri olarak da kişi kendi nefsini temizler.

Burada 3. Sırada da şu var. Allah’tan haşyet duydun, namazı ikame ediyorsun yani ibadet konusunda Allah’a yöneliyorsun, kulluk ediyorsun bu da yetmiyor artık 3. Aşamada nefsini de temizlemen gerekiyor.

Yani bugün mesela çok ilginç 5 vakit namazını kılıyor cami cemaatinden biri. En ufak yer konusunda ya da ayakkabı çalınma konusunda bir şey de anında birbirlerinin boğazına sarılacak duruma geliyorlar.

Maalesef dinden uzaklaşıldı, maneviyattan da uzaklaşıldı. Eskiden nefis terbiyesi cemaatlerin, grupların çok dikkat ettiği bir şeydi. Yani sadece ibadet yetmez. Yani bu şeriati şeyler. Nefsini de düzenlemen, temizlemen, buradaki ifadesi de tezkiye etmen gerekir.

Zaten biz birazda dünyaya bunun için geldik.

Yani “esfele safilin” e indirildi ya, aslında insan olan yapı. Tasavvufi bir ifade olsun diye söylüyorum. Nefislerin birde hayvansal suretleri vardır.

Ama Allah bizi “ahsen-i takvim” yarattı.

“Summe radednâhu esfele sâfilîn” “aşağıların aşağısına indirdi.” (Tin Suresi 5. Ayet)

Senin bu hayvan silüetinde olan iç yapınıda tezkiye etmen gerekiyor.

Bir yatay tezkiye var ki bu tasavvufta nefis kademeleri, nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mülhime, nefsi mutmainne, nefsi raziye, nefsi safiye gibi makamları var bu yatay kattaki temizlik. Birde dikey, insanlığa doğru giden dikey anlamda da var.

Farz-ı ayn olarak yatay temizlenirsin. Farz-ı kifaye olarak da dikey olarak insanlığa varan 7. Kademeye kadar da gitmen lazım. Bu anlamda bir hatırlatmak istedim nefis konusuna gelmişken.

Nefs konusu, nefis bir konudur.

Burada ki “tezekka” ifadesi ile zekât aynı kökten.

Zekât biliyorsunuz. Kişinin kazandığı ve sahip olduğu mallardan, değerlerden belirli bir miktarını vermesi manasına geliyor. Zekât aynı zamanda temizlenme. İkisinin birleştiği yer şu. Malını verdiğin takdirde şöyle devam edelim.

Malın var. Malının bir kısmına zekât deniliyor. Temizlenme kısmı. Onu verdiğinde malını ya da kazancını temizlemiş oluyorsun.

Mesela bir esnaf olduğunu düşünün kasasına para girdi. Onu da diyor ki ayeti kerime de:” İhtiyaç sahipleri için orada malum bir pay vardır.” Diyor. O payını ayıracaksın kalan kısmı senin. Ayırdığın kısmı zekâtı işte. Bunu ayırdığın zaman temizlenmiş oluyor. Yine de bir yıllığına temizlenmiş oluyor. Üzerinden 1 yıl geçmiş ve saklarsan Allah’ın muradı bu değildir.

Bakın bir hadis okuduk geçenlerde. Peygamber Efendimiz SAV diyor ki: “Uhud dağı kadar malım olsa içinden sadece borçlarımı ödeyecek kadar, 3 günlüğüne bende bulunmasına razı olabilirim. Önüne, sağına, soluna verme işaretleri yaparak, onu dağıtırdım.” Diyor. Uhud dağı kadar olsa diyor. Malımın kendimde bulunmasını istemem dağıtırdım.

İstisna olarak şunu vermiş. Borcunu ödemek için o da 3 günlüğüne.

Şimdi bir yıllığına gelecek de üzerine, ya neden koyuyorsun kenara? Yani neden koyacaksın ki kenara? Ancak borcunu ödemek konusuyla ilgili bir şey var. Bize bir şeyler yanlış anlatılmış özellikle zekât konusunda yanlış anlatılmış. Bunu çok konuştuk. Bir kişinin zekât vermesi için illa 1 yıl geçmesi borcunu falan ödemesi mümkün değil. Şu anki ekonomik sisteme göre mümkün değil. Bugün en büyük ekonomiye sahip olan kişileri düşünün buna kredi alabilme miktarı deniyor. Kendi mal varlığından daha fazlasına borçlanıyor. Bu mantığa göre; Koç’un, Sabancı’nın zekât vermemesi lazım. Bütün borcu bitecek, üzerinden de bir yıl olacak. Sermaye sahipleri ve zenginler buna güler biliyor musunuz?

Bu sistem yok ki zaten. O dönemde vardı. Ama şu an kapitalist sisteme göre bu yok.  Herkesin kredi kartlarıyla otuz altı aya kadar varan borcu var. Kimsenin zekât vermemesi lazım.

Hayır, Ahmet İndihambel Hazretleri bu fetvaları veren kimse; aldığı kiradan zekât vermiş.  Hani üzerinden bir yıl geçecekti, malı olacaktı? Hayır! Gelirin zekâtı var. Anında da verebilirsiniz. Bunun fetvaları verilmiş biliyorsunuz. Verdiğin kısım malını temizliyor. Öbür türlü bir şekilde kirli oluyor.  Bunu bizim anlamamız zor ama manen kirli oluyor.

Peki, şunu söyleyeceğim: Eğer nafaka, yani şöyle. İnfak, ailenin infakı ise doğru. Başkalarının infakıysa, aslında zekâtın en üst aşaması infaktır. Vermektir. Hem maddi, hem manevi olarak vermektir.

Ben temizliğe gireceğim. Bakın namaz beş vakit. Zekât senede bir diyelim.  Öyle değil ya. İkisi musabi tutulmuş. Namazlarını kılarlar, zekâtını verirler. Peki, nasıl oluyor bu? Zekâtını verdiğin andan itibaren öyle bir nefsinde, en azından maddiyatın maneviyata dönüşmüş şeklinde, bir temizlik hali oluşuyor ki; bir sene boyunca tesirini görüyorsun.  Bu kadar kıymetli. Nefsinin de pozitif şeyleri algılamasına, temiz olmasına yönelik demek ki tesiri olduğunu bu ayetten anlıyoruz.  Nefsi için temizlenir diyor ya burada;  burada hani zekâttan özellikle bahsedilmiyor ama bazı tefsirlerde bunu zekata işaret olduğunu söylemişler. Aynı kelime kökeninden olduğu için.

Ama aslında burada kastedilen Allah’tan korkacaksın, namaz kılacak, ibadet edeceksin. Bunu ikame şeklinde yapacaksın. Nefsini de temizleyeceksin. Bu da neyi sağlıyor? Senin Allah’a, uyarılara tesir edebilmek için zemin doğuruyor.

Uyarı herkes için geçerli ve her iman konusunda geçerli. Yani bir kez uyarıldım geçtim değil.

Subhan mıyız biz? Haşa! Subhan olan Allah. Hangi kademede bulunursa bulsun, işte eksikse; eksik olan kısmına uyarı gelmesi gerekmiyor mu?  Gerekiyor. Bunun olması için de en azından bu üçlüyü diyor, bu ayete göre, arkasında başka şeyler olduğunu da görüyoruz 28. Ayette.

En azından burada, bunların temel şartlar olduğunu, ön şart olduğunu görüyor. Peki, bu ne için uyarıyordu Rabbim ayetin öncesinde?

Vizr denilen dağ gibi altından kalkamayacağımız yükü (ki asıl ahirette anlayacağız) yüklenmememiz için her iman düzeyinde farklı olacak şekilde; Rabbim bunu da zemin oluşturacak şekilde en azından 3 unsurla beraber bize söylüyor.

Daha büyük bir ikaz yapıyor. Ne diyor?

“Ve ilallâhil masîr.” “Dönüşte Rabbinedir.”

Yani sen bu dünyayı daimi zannetme, bir şey rücu edecek aslına. Allah’a döndürüleceksin. Ona göre de dikkatli olarak yaşa var.

Bu “ileykel masir” konusunda ben dakikalarca, saatlerce konuşabilirim ama gerek yok. Devam edelim.

19 ayetten devam edelim.

“~~35.19~
وَمَا يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَصٖيرُ “

“Ve mâ yestevil ağma vel basîr.”

“Yestevil” bir şeyin aynı seviyede olması, müsavi olması. Hani tesviye var ya! Marangoz ya da demir ustası ne yapıyor?

Tesviye ediyor. Ne yapıyor?

Pütürlü kısım ile diğer alçak kısmı zımpara ile aynı seviyeye getiriyor.

Yani denk, müsavi, eşit olmaz. Kim?

Ama ile, ama ne demek? Gözleri görmeyen, kör, görme özürlü manasında.

Ama ile basir, başara fiili görme diyelim biz buna.

Görme fiilini sürekli üzerinde bulunduran kimse ile aynı olmaz.

Şimdi burada iki zıtlıktan bahsediliyor. Bunun çok ilginç kelimesel derinlikleri var. Basit ayetler gibi geliyor ama vakit yeterse anlatacağım.

Devam ediyor 20. Ayette.

“~~35.20~
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ”

“Ve lez zulumâtu ve len nûr.”

“Karanlıklar nur ile eşit olmaz.” Devamı var.

Devam ediyor 21. Ayette.

“~~35.21~
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ“

“Ve lez zıllu ve lel harûr.”

“Gölgede harur ile hararetle yani sıcaklıkla bir olmaz.” Devam edelim.

  1. Ayette ne diyor?

“وَمَا يَسْتَوِى الْاَحْيَاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ وَمَا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِى الْقُبُورِ“

“Ve mâ yestevil ahyâu ve lel emvât, innallâhe yusmiu mey yeşâé’, ve mâ ente bimusmiım men fil gubûr.”

“Ve mâ yestevil ahyâu ve lel emvât,” “Diriler, ahya olanlar, hay olanlar, diriler de; emvat, mevt olanlarla, ölülerle bir olmaz.”

Burada kapalı kalsın buraya kadar bakalım.

Burada bazı zıtlıklarla örnekler veriyor.

Yani ama ile gören bir olmaz. Karanlıklar ile nur bir olmaz. Gölgelik, o serinlik ile sıcaklık, hararet bir olmaz. Bir de neyi örnek veriyor?

Hayatta olan diriler ile ölüler bir olmaz.

Bunu neyin arkasına söylüyor? Hani sen bir ayet vardı Yasin’de “sen uyarsan da uyarmasa da değişmez.” Vardı ya. Oraya burada bir işaret ediyor.

Uyarsan da uyarmasan da bir olmaz neden? Onlar o ikinci kısımda olanlar yani zıtlıkta olanlar. Kim onlar? Ama olanlar. Onları uyarsan da uyarmasan da birdir.

Şimdi burada normal körden bahsetmiyor. Yani dünyevi körden bahsetmiyor. Misal olarak veriyor.

Nasıl ki dünyada gözü gören ile görmeyen aynı değilse, manevi olarak gözü kör olan ile gören kişi de aynı olmaz. Yani ona senin yapacağın bu ikazların, uyarmaların tesiri aynı seviyede olmaz. Aynı şu şekilde karanlığı görüyor musun? Karanlığı.

Bir de nuru görüyorsun. Bu ikisi ne kadar farklı değil mi? Karanlık ve aydınlık. Aynen bunun bir olmayacağı gibi. Bu sefer de iç âlemlerini söylüyor Rabbim. İç âlemleri birilerinin karanlık, bir de nur var, ışık var. Aynı olamayacağı gibi onların iç âlemleri de karanlıktır. O kişiye de uyarı versen de onlara fayda etmez.

Aynı şekilde şunun gibi. Gölgeyi görüyorsun değil mi? Seni hararetten nasıl koruyor?

Şimdi onunla beraber aşırı sıcakta, hararet de bir olur mu? Aynı bunların farklılıkları gibi imanın o serinleten gölge kısmı, küfrün o hararetli kısmı gibi de eşit olmaz diyor.

Bir de yetmiyor bununla beraber. Sen o dirileri görüyor musun? Dirileri, hayatta olanlar. Bir de kabirde yatan ölüler var. Ne kadar? Dağlar kadar fark var onun içinde değil mi? İşte onların kalpleri de aynı şekildedir. Onların içinde musabilik olmaz.

Şimdi burada biraz teferruata girersek müthiş teferruat var. Mesela burada

“Ve mâ yestevil ağma vel basîr.” Basar gelmiş bak. Önce kötü misal sonra iyi misal.

İkinciye bakın.

“Zulumâtu” gelmiş önce kötü sonra iyi misal nur. Fakat diğerinde

İyi bir şey öne gelmiş gölgelik öne gelmiş. Hararet ikinciye gelmiş.

Dördüncüde ise; dirilik iyi bir şey canlılık hali öne gelmiş. Ölümlük de sona gelmiş.

Yani ikisinde Rabbim kötüyü öne almış. İki de iyiyi öne alarak farklı anlamlarda misal vermiş.

Burada bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Bakın ayetlerin sonu nasıl bitiyor.

“Basiru, en nur, el harur” şeklinde bitiyor bakın diğer ayetlere de bakın.

Hepsi “gubur, nezir, münir, nekir” gibi devam ediyor.

Aynen bir şiirin kafiyesi gibi kafiyeli gelmiş. Bu 21. Ayette de bu bozulmamış. Önce bir şaşırmıştım ben. Bu bilgiyi Ruhul Beyan’dan almıştım bu bilgiyi.

İyi de dedim sadece kafiye uyumu olsun diye mi Rabbim bunu yapar?

Ama sadece kafiye değil. Onun desteği olarak da işte “Ahyâu ve lel emvât” ta da iki ikili misal gelmesi de hem kafiye uyumu açısından muhteşem bir icaz olduğunu gösteriyor bunun hem de anlam olarak iki iyi önde, iki kötü önde olarak da takdim deniyor. Burada anlam bütünlüğünü de koruduğu görülüyor.

Şimdi burada bir şey daha var. Ama ile basir aynı olmaz derken. Bakın burada zaten bu meallerde kırmızı kırmızı gözüküyor, diğer meallerde hep “Ve lez zulumâtu” demiş. La olumsuzluk ekidir. “ve len nûr” yine olumsuzluk eki gelmiş. “Ve lez zıllu”, “ve lel harûr” derken de aşağıda da var. Hep olumsuzluk ekleri ile gelmiş. La diye.

Ama ilk kısma bakın. “Ve mâ yestevil ağma vel basîr” derken bu olumsuzluk kelimeleri kullanılmamış.

Burada şöyle deniyor. Tamam, görme durumu ile ama durumu birbirine zıt gibi gözüküyor ama diğerleri kadar da zıt değil. Yani bir ama durumu ile görme durumu aynı bedende bile olabilir. Bir gözü kişinin görür, bir gözü görmez. Ki görmemek durumu da o kadar kötü değildir. Ama diğerlerindeki zıtlık daha fazladır olarak yorumlanmış.

Bunları size anlatıyorum ki gelişi güzel Kuran’da her harfin manaya tesir eden küçük incelikleri de var. Bu Kuran’la ilgileniyorlar arkadaşlar. Kuran’ı anlamak için Arapça öğreniyorlar. Ben de böyle incelikleri de onlara, belki teferruat gibi gelebilir ama söylüyorum ki bu herhangi bir kitap değil. Her ifadenin burada bir manası var diye.

Bir şey daha var burada mesela. Bunu bahsettikten sonra diyor ki: “Diriler ile ölüler müsavi olmaz” derken “Yestevi” fiilini Rabbim bir daha kullanmış. Yukarda üç kısım için bir kere kullanmış. Bunu kullanmadan bile cümle gelebilirdi. Neden burada özellikle bir daha kullanılmış? Yukardakiler de zıtlıktı ama en büyük zıtlık burada ölü ile dirinin farkı gibi olması. Burada özellikle asıl ciddi farklılığın burada olduğunu söylüyor Rabbim.

Bir farkta şu var. Bakın “zulumat” çoğul olarak gelmiş. “Nur” tekil olarak gelmiş. Biri cemil olarak gelmiş, biri müfret olarak gelmiş.

Buradan nasıl mana çıkabilir? Yani zulümlere, karanlıklara götüren yollar çok olabilir fakat nur tektir.

Yani sıratı müstakim tektir.

Tevhit budur zaten.

Bakın görüyor musunuz? Atlanarak geçilecek gibi ama Rabbim ne kadar incelik vurgusu yapıyor. Yani işte burada Kuran’a saygı artıyor. Kuran’ın herhangi bir kitap değil. Âlemlerin Rabbinin kitabı olduğunun da burada bir göstergesi var. Biraz daha ilerleyelim. Daha çok teferruat var ama.

“Dirilerle ölüler bir olmaz” dedikten sonra Rabbim şunu diyor:

“innallâhe yusmiu mey yeşâé’,” Allah dilediğine işittirir.”

Bak burada işittiren kim?

Allah. Bakın devamında ne diyor?

“Ama sen kabirdekilere işittirecek değilsin.” Zaten 23. Ayete de bunun sebebini söylüyor.

“İn ente illâ nezîr” “Sen ancak bir uyarıcısın.”

Yani burada kulum sen işittiremezsin. Bir ayette de vardı. Kasas Suresi 56. Ayette.

“Resulüm sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Bilakis Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları da en iyi O bilir.”

Bir de Ali İmran Suresi 28. Ayette,

“Bu işte senin yapabileceğin bir şey yoktur.” Manasına da geliyor burada.

Yani bir adamın artık kalbi öldü ise, kalbine o mühür vurulmuşsa deniyor ya, artık onun işi bitti. Yani senin ona yapabileceğin bir ley yok. Allah ona işittirir ama dilediğine işittirir. İşittiren de Allah’tır. Diyerek burada bir vurgu var

Bir de şunu gördüm ben el-basir ve el semir esmaları var. Burada her zaman Kuran’da semir, basir den önce gelmiştir. Bir tek tahmin ediyorum İsra Suresinde farklı diğerlerinde semir, işitme esması, basir esmasından önce gelmiştir. Daha üstün. Burada ise aynı vurgu var.

Bakın sen âmâya işittiremezsin diyor. Örnekler verilmiş ama en ciddi örnek olan ölülerle, dirilerin o birbirlerindeki kesin farklılığına da Allah işittiremezsin derken de, işitmenin görmekten daha kuvvetli bir imani unsur olduğunu gösteriyor burada.

İşittiremezsin derken burada kasıt imanına yol açacak şeyleri söyleyemezsin

“Semiğna ve Atağna” derken ne var? “İşittim ve iman ettim” derken.

İşitme nasihati alıp hayata geçirme manasına kullanılıyor.

“Sen işittiremezsin” derken de burada imani bir ilave yapamazsın manasında kullanılıyor.

Görüyor musunuz? Bakın! “Semiğ” nin el-semir’in el-basir’den üstün olduğunu Rabbim ayetlerin içerisine nasıl örgüyle örmüş? İşlemiş, nakşetmiş.

Sen kabirdekilere işittirecek değilsin derken de şu var.

Biz biliyoruz ki Peygamber Efendimiz SAV kabirdekilerle konuştuğunu biliyoruz. Burada “sen işittirecek değilsin” de ne var?

Burada ki zahiri kabirdekiler değil. Manevi kabirdekiler. Yaşıyor adam ama kalbi ölmüş. Rabbim bunu ölü olarak kabul ediyor.

Çünkü hadis var mesela;

Peygamberimiz SAV Bedir günü kabelilerin cesetlerinin bedir kuyusuna atılmalarını emretti ve onlara “ Ey kâfirler, ben Allah’ın bana vadettiğini hak olarak buldum. siz de Allah ve Resulünün size vadettiğini hak olarak buldunuz mu?” diye nida etti.

Bunun üzerine Hz Ömer “ Ya Resülallah sen bu cesetlerle nasıl konuşuyorsun?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz SAV “benim onlara söylediğimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Onlar pekiyi duyarlar ancak cevap vermeye muktedir değiller” diye buyurdu.

Şimdi çok net bir hadis. “Sen kabirlerdekilere işittiremezsin” derken iki şey var.

1.si Allah’ın izni ile işittirirsin. Çünkü ne diyor burada?

“innallâhe yusmiu mey yeşâé’” “Allah dilediğine işittirir” derken de aslında işittiren Allah. Çünkü farklı bir fiziki âleme, berzaha gitmişler. Oraya işittirirken de Allah’ın izni ile görürsün.

Yani bu ehli kubur denilen bir grup var. Yaşayanlardan, maneviyatı olanlardan, kabirdekilerle diyalog sağlıyor. Nasıl sağlıyor? Allah’ın izni ile sağlıyor. Kendindeki bir mekanizma ile değil. Ona belki de sözünü işittiriyor. Bu da Allah’ın işittirmesi ile oluyor. Normal fiziki kaidelerle değil.

2.si sen hidayeti onlara ulaştırdığını zannediyorsan bil ki, yani işitme duyusu ile hidayetin birleştiği yer, onu Allah hidayete erdiriyor. Sen değil. Dilediğine bunu yapıyor manasına da bunlar yorulabilir.

Devam edelim

“İnnâ erselnâke bil haggı” “Biz seni hak olarak gönderdik”

“Beşîrav ve nezîrâ” “Beşir müjdeleyici olarak ve nezir uyarıcı olarak”

Burada “beşir” in öne gelmesi de Allah’ın rahmetinin gazabından öne geçmesi ile ilgili bir şey. Aynı zamanda ne var?

“Siz insanlara bir şey tebliğ ederken önce müjdeleyici taraflarını söyleyin sonra ikaz edici taraflarını söyleyin” derken de Allahu Teâlâ’nın burada eğitim metodunda bir ikazı var.

“Ve im min ummetin illâ halâ fîhâ nezîr” “Hiçbir ümmet yoktur ki onlardan gelip geçmiş bir nezir olmasın.”

Yani burada Rabbim sünnetullahını söylüyor. Yani sadece sen değil. Biz seni gönderdik ama senden önce de gelip geçmiş bir çok ümmet var. Bu ümmetlere de nezir zaten gelip geçmişti.

Yani sen ilk değilsin. Bu olaylar da ilk olmuyor. Yani burada Rabbimin bir tesellisi var. Şöyle devam edelim teselliyi daha iyi anlayacaksınız.

“Ve iy yukezzibûke” “ Eğer seni yalanlıyorlarsa”

“Fegad” “Kesin kez”

“Kezzebellezîne min gablihim” “Onlardan önce gelenler de zaten yalanlayıp durmuşlardı.”

Devam edelim bunlar beraber

“Câethum” “Onlara geldi”

“Rusuluhum” “ Resülleri”

“Bilbeyyinâti” “Apaçık şeylerle mucizelerle geldi”

“Ve bizzuburi” “Zuburlarla, Zeburlarla geldi” Bunu açıklayacağım.

“Ve bilkitâbil munîr” “ Münir olan nurlu kitaplarla gelmişti”

“Summe” “Daha sonra”

“Ehaztullezîne keferû” “Küfredenleri, kâfir olanları ben yakaladım”

“Fekeyfe kâne nekîr” “Gör bak bakalım beni inkâr, nekir nasıl olmuş”

Burada Rabbim Resulullahı bir teselli ediyor. Bak seni burada yalanlayıp duruyorlar ya, bu kadar hak üstüne geldin. Buna rağmen yalanlıyorlar ya bu ilk olmuyor. Ben Hz Âdem’den itibaren devamlı peygamberler gönderdim. Bunlarda farklı bir şey yapmadılar ki. Onları hep yalanlayıp durdular.

Resuller göndermiş. Yetmemiş. Mucizeler göndermiş. Yetmemiş.

Zeburlar göndermiş. Yani sahifeler, uyarılar, hikmetli sözler bunu gelecek haftaya açıklayalım.

O da bitmemiş. Nur veren. Hani yukarda diyor ya zulmetmekle nur bir olmaz diye.

Nur veren kitaplarla da göndermiş. Ama bunlara rağmen olmamış. Üzülme resulüm bu ilk değil. Sen elinden geleni yapıyorsun. Zaten bu insanlığın durumu. Fakat tehlikeyi söylüyor.

“Ben onların hepsini cezalandırdım.” Yakalayıp cezalandırdım. Hadi bakalım görsünler bak beni inkâr, küfür nasıl oluyormuş? Derken de burada hidayetin kendisine ait olduğunu, sana ancak tebliğin düştüğünü o yüzden de sistemin sahibi benim resulüm sen de kendini o kadar yıpratma diyerek de burada SAV e bir ikaz var.

Allahu Teâlâ bizi uyarılara açık olan insanlardan eylesin ki, uyarılmak zannedildiği gibi basit değil.

Allah’tan haşyet duymak gerekiyor. 2.si namazla Allah’a yönelmek gerekiyor. Hem nefsi şeylerle hem de Allah’ın zekât gibi emrettiği şeylerle de gönlümüzü, nefsimizi temizleyerek bunlara uygun hale gelmeye alt zeminini oluşturuyor.

Allah korusun görenle görmeyen gibi, zulümatla nur gibi, gölgeyle sıcaklık gibi böyle zıtlıklar insanlar arasında oluşturma tehlikesi var.

Bırakın onu yaşarken bile ölüyle dirinin olduğu gibi fark var. Allah bizim de bütün bu gereken şeyleri yaparak Allah’ın işittirmesiyle de yaşarken gerçek anlamda diriler olmamızı nasip etsin

Yoksa Allah korusun ahirette dönüşün O’na olmasıyla beraber Rabbimin önceki ümmetlere hem bu dünyada hem ahirette yapacağı çok ciddi bir cezalandırma var. Allah’ta bizi bunlardan korusun.

“Sadakallahülazim”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FATIR (10.Sohbet) 14-18.ayetler#

SOHBETİ DİNLE :


SOHBETİ MP3 OLARAK İNDİRMEK VEYA DİNLEMEK İÇİN ALTERNATİF LİNK:

https://yadi.sk/d/2ed4LBUMpgqaS


FATIR 14:

إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ

İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum, ve lev semiû mâstecâbû lekum, ve yevmel kıyâmeti yekfurûne bi şirkikum, ve lâ yunebbiuke mislu habîr(habîrin).

1. in : eğer
2. ted’û-hum : onlara dua edersiniz
3. lâ yesmeû : işitmezler
4. duâe-kum : sizin dualarınız
5. ve lev : ve olsa bile, eğer
6. semiû : işittiler
7. mâ istecâbu : icabet etmezler
8. lekum : size
9. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
10 yekfurûne : inkâr edecekler
11 bi şirki-kum : sizin şirkiniz, şirk koşmanız
12 ve lâ yunebbiu-ke : ve sana haber vermez
13 mislu : gibi, benzer
14 habîrin : haberdar olan, haber veren

Eğer onlara dua ederseniz sizi, dualarınızı işitmezler. Şâyet işitmiş olsalar (bile) size icabet edemezler. Kıyâmet günü sizin şirkinizi inkâr edecekler. Ve sana bunun (bu haberin) mislini (benzerini) verecek (kimse, şey) bulunmaz (Allah’tan başkası haber veremez).


 

FATIR 15:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

Yâ eyyuhân nâsu entumul fukarâu ilâllâhi, vallâhu huvel ganiyyul hamîd(hamîdu).

1. yâ eyyuhâ : ey
2. en nâsu : insanlar
3. entum : sizler
4. el fukarâu : fakirler
5. ilâllâhi (ilâ allâhi) : Allah’a
6. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah
7. huve : o
8. el ganiyyu : gani, zengin, ihtiyacı olmayan
9. el hamîdu : hamid, hamdedilen, övülmeye lâyık

Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaç fakirlersiniz. Ve Allah ki, O; Gani’dir (zengin, ihtiyacı olmayan), Hamîd’dir (hamdedilen).


FATIR 16:

إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

İn yeşe’ yuzhibkum ve ye’ti bi halkın cedîd(cedîdin).

1. in : eğer
2. yeşe’ : diler
3. yuzhib-kum : sizi giderir
4. ve ye’ti : ve getirir
5. bi halkın : bir halkı
6. cedîdin : yeni

 Eğer dilerse sizi giderir (yok eder) ve (sizin yerinize) yeni bir halk getirir.


FATIR 17:

وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ ﴿١٧﴾

Ve mâ zâlike alâllâhi bi azîz(azîzin).

1. ve mâ : ve değil
2. zâlike : işte bu
3. alâllâhi (alâ allâhi) : Allah’a
4. bi azîzin : azîz, güç

 Ve bu, Allah’a (Allah için) azîz (güç) değildir.


FATIR 18:

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ

Ve lâ tezirû vâziratun vizra uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

1. ve lâ tezirû : ve günahını yüklenemez
2. vâziretun : yük taşıyan, günahkâr
3. vizre : ağırlık, yük, günah
4. uhrâ : başka, diğeri
5. ve in ted’u : ve eğer çağırırsa
6. muskaletun : günahları yüklü olan
7. ilâ himli-hâ : onu taşımaya
8. lâ yuhmel : yükletilmez
9. min-hu : ondan
10 şey’un : bir şey
11 ve lev kâne : ve olsa bile
12 zâ kurbâ : onun akrabası, yakını
13 innemâ : ancak, sadece
14 tunziru : sen uyarırsın
15 ellezîne : onlar
16 yahşevne : huşû duyarlar
17 rabbe-hum : onların Rabbi, Rab’leri
18 bi el gaybi : gayba, gaybte
19 ve ekâmû es salâte : ve namazı ikame ettiler
2 ve men : ve kim
21 tezekkâ : tezkiye oldu
22 fe : o taktirde
23 innemâ : ancak, sadece
24 yetezekkâ : tezkiye olur
25 li nefsi-hi : kendi nefsi için
26 ve ilâllâhi (ilâ allâhi) : ve Allah’adır
27 el masîru : dönüş

 Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır ,döner, ulaşır).


 SOHBETİN YAZILI METNİ:

Evet, Fatır suresine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

  1. ayeti işlemiştik. Ama biraz yarım kalmıştı. İşte oradan devam edelim inşallah.

Bir önceki ayet olan 3. Ayetin sonunda diyor ki,

“Onu bırakıp yani Allahu Teâlâ’yı bırakıp taptıklarınız, bir kıtmire -yani hurma çekirdeğinin zarına -bile malik değillerdir.”

14 den devam ediyoruz:

“İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum” “Kendilerine dua etseniz duanızı işitmezler.”

“Ve lev semiû mestecâbû lekum,” “İşitseler bile size icabet edemezler.” Cevap veremezler.

“Ve yevmel gıyâmeti” kıyamet gününde

“yekfurûne bişirkikum,” şirkinizi inkar ederler.

“Ve lâ yunebbiuke mislu habîr.” Habir gibi -haberdar olan gibi -bunu sana haber veren olamaz.

Yani Rabbim, ilahlığını kimse ile paylaşmıyor. En ciddi sonuç buradan bu.

Hatta bırakın onu; buna meyledecek, bu görüşe meyledecek en ufak bir sapmayı bile ciddi hata olarak değerlendiriyor.

Ben değil miyim? Diyor, Yerleri, gökleri, sizleri yaratan. Öyleyse hem ibadet olarak ,hem yöneliş olarak , hem de dua olarak, tamamıyla bana yöneleceksiniz. Sağa sola en ufak meyledilişi, dalalet, sıratı müstakim den sapma olarak değerlendiriyor. Kuran’ın her yerinde -Kuran’la alakalı olanlar çok aşinadırlar- çok ciddi  ikazlar var. Yani yukarıda ‘onu bırakıp dua ettikleriniz’ diyor. Gerçi burada ‘taptıklarınız’ demiş ama dua ettiklerinizi aşağıdaki ifadede “bişirkikum” derken, şirk olarak nitelendiriyor. Şimdi  aleni olarak ‘Allah’ı tamamen bırakıp başka bir takım şeylere putlara /ilahlara dua etmek’  kastediliyor olabilir burada . Ama Kuran’ın muhatabı olan bizlere,  Allah’la beraber “ciddi talebimizin olduğu, onlarda belirli bir izzet addederek  yönlenilen her şeye  yönelinmesi, onları  yardıma çağırılması bile -buradaki ifade ile- ŞİRK olarak değerlendiriliyor.

Okumaya devam et

FATIR (9.Sohbet) 12-13-14.ayetler#

SOHBETİ DİNLE:


Sohbeti mp3 olarak İNDİRMEK veya dinlemek için alternatif  link:

https://yadi.sk/d/d97xKaR2pG9pS


FATIR 12:

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Ve mâ yestevîl bahrâni hâzâ azbun furâtun sâigun şerâbuhu ve hâzâ milhun ucâcun, ve min kullin te’kulûne lahmen tariyyen ve testahricûne hilyeten telbesûnehâ, ve terâl fulke fîhi mevâhira li tebtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

ve mâ yestevî : ve musavi olmaz, eşit olmaz
el bahrâni : iki deniz
hâzâ : bu
azbun : lezzetli, tatlı
furâtun : tatlı, susuzluğu gideren
sâigun : boğazdan kolay geçen, içimi kolay
şerâbu-hu : onun içimi
ve hâzâ : ve bu
milhun : tuzlu
ucâcun : acı
ve min kullin : ve hepsinden
te’kulûne : yersiniz
lahmen : et
tariyyen : taze
ve testahricûne : ve çıkarırsınız
hilyeten : süs eşyaları
telbesûne-hâ : onu takarsınız
ve terâ : ve görürsün
el fulke : gemi(ler)
 fihi : onun içinde, orada
mevâhire : yarıp giden
li tebtegû : aramanız, talep etmeniz için
min fadli-hi : onun fazlından
ve lealle-kum : ve umulur ki siz
teşkurûne : şükredersiniz

 Ve iki deniz müsavi (eşit) olamaz. Bu lezzetli, tatlıdır. Susuzluğu gideren, içimi kolay olandır. Ve bu (diğeri) tuzludur, acıdır. Hepsinden taze et yersiniz. Ve giyeceğiniz (takacağınız) süs eşyası (inci, mercan) çıkarırsınız. Ve onun fazlından istemeniz için onda (suyu) yarıp giden gemiler görürsünüz. Umulur ki böylece şükredersiniz.


FATIR 13:

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ ﴿١٣﴾

Yûlicul leyle fîn nehâri ve yûlicun nehâre fîl leyli ve sahharaş şemse vel kamere kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), zâlikumullâhu rabbukum lehul mulku, vellezîne ted’ûne min dûnihî mâ yemlikûne min kıtmîr(kıtmîrin).

1. yûlicu : içine sokar
2. el leyle : gece
3. fî en nehâri : gündüzün içine
4. ve yûlicu : ve içine sokar
5. en nehâre : gündüz
6. fî el leyli : gecenin içine
7. ve sehhare : ve emre amade kıldı, emri altına aldı
8. eş şemse : güneş
9. ve el kamere : ve kamer, ay
10 kullun : hepsi, bütün
11 yecrî : akar, akıp gider
12 li ecelin : bir ecele kadar, bir süre
13 musemmen : belirli, belirlenmiş
14 zâlikum : şte bu
15 allâhu : Allah
16 rabbu-kum : sizin Rabbiniz
17 lehu : onun
18 el mulku : mülk
19 ve ellezîne : ve onlar
2 ted’ûne : tapıyorsunuz
21 min dûni-hi : ondan başka
22 mâ yemlikûne : sahip olamazlar, malik olamazlar
23 min kıtmîrin : hurma çekirdeğinin zarı

(Allah), geceyi gündüzün içine, gündüzü gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı emri altına almıştır. Hepsi belirlenmiş bir zamana kadar akar (yörüngelerinde dönerler). İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Mülk, O’nundur. O’ndan (Allah’tan) başka taptıklarınız, bir kıtmire (hurma çekirdeğinin zarına) bile malik değildir.


FATIR 14:

إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ

İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum, ve lev semiû mâstecâbû lekum, ve yevmel kıyâmeti yekfurûne bi şirkikum, ve lâ yunebbiuke mislu habîr(habîrin).

1. in : eğer
2. ted’û-hum : onlara dua edersiniz
3. lâ yesmeû : işitmezler
4. duâe-kum : sizin dualarınız
5. ve lev : ve olsa bile, eğer
6. semiû : işittiler
7. mâ istecâbu : icabet etmezler
8. lekum : size
9. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
10 yekfurûne : inkâr edecekler
11 bi şirki-kum : sizin şirkiniz, şirk koşmanız
12 ve lâ yunebbiu-ke : ve sana haber vermez
13 mislu : gibi, benzer
14 habîrin : haberdar olan, haber veren

 Eğer onlara dua ederseniz sizi, dualarınızı işitmezler. Şâyet işitmiş olsalar (bile) size icabet edemezler. Kıyâmet günü sizin şirkinizi inkâr edecekler. Ve sana bunun (bu haberin) mislini (benzerini) verecek (kimse, şey) bulunmaz (Allah’tan başkası haber veremez).


SOHBETİN YAZILI METNİ:

Fatır Suresi (9. Sohbet) 12-14. Ayetler

Evet, Fatır suresinin 12. Ayetinden itibaren devam ediyoruz.

Geçen hafta biraz girmiştik biraz daha teferruatlı gireceğiz ama çokta teferruatlı olmamasına gayret göstereceğiz.

  1. ayet;

“İki deniz bir olmaz. Şu çok tatlı, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur acıdır. Onların her birinden taze et yer takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Gemilerinde suyu yara yara gittiklerini görürsün. Bunlar Allah’ın nimetlerinden rızıklarınızı aramanız ve şükretmeniz içindir.”

13 de okuyacağım bugün onunda mealini okuyalım hemen

“O geceyi gündüze gündüzü geceye katar. Güneşi ve ayıda emrine boyun eğdirmiştir. Onların hepsi belli bir vakte kadar akıp gider. Rabbiniz olan Allah işte budur. Mülk ve hâkimiyet tamamıyla ona aittir. Sizin ondan başka yakardıklarınız, çağırdıklarınız ise bir çekirdeğin zarına bile bir kıtmire bile sahip değillerdir.”

Burada Fatır 3. Ayete dikkat etmenizi istiyorum. Bu ayet üzerinde çok durmuştuk hatırlarsınız.

35.3 يَا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

Yâ eyyuhen nâsuzkurû niğmetallâhi aleykum, hel min hâligın ğayrullâhi yerzugukum mines semâi vel ard, lâ ilâhe illâ huve feennâ tué’fekûn.
“Ey insanlar. Hatırlayın ( neyi hatırlayın) Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka onun gayrısından başka bir yaratan mı var? Size gökten ve yerden rızık verecek. Ondan başka ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz.”

Bu 12,13 birde 14.ayetler var. işte bu ayetin sanki teferruatı açıklaması, izahı gibi.

Çünkü dikkatinizi çekerse bu 3. Ayette ne diyor. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın diyor. Ondan sonra ilk bahsettiği nimet neydi?

 Yaratılma nimeti  “min hâligın ğayrullâhi” Allah tan başka yaratan var mı?

Okumaya devam et